Deniz Yıldırım

‘Çocuk Edebiyatı’

10 Nisan 2021 Cumartesi

Akışa teslim olmamak bağlamında bir de “çocuk edebiyatı” var. Bu bakımdan aklıma gelen ilk örnek Samed Behrengi’nin Küçük Kara Balık’ı. Haftaya edebiyatın baskıcı ve sömürücü bir düzen karşısında üstlenebildiği işlevi, bu kitap aracılığıyla ele alacağım. Ama önce kavram üzerine biraz tartışmak isterim.

“Çocuk edebiyatı” diyoruz; biz yetişkinlerin en iyi bildiği şey sınır çekmek. Okurken de kendimizi edebi türler arasındaki geçişlerle, sınıflamalarla tarif ediyoruz: Varoluşçu edebiyat, polisiye edebiyat, yeraltı edebiyatı gibi. Çocuk edebiyatı ile yetişkin edebiyatı arasındaki sınırınsa çok daha kökten olduğunu, bu sınırın kalın çitlerinin düşsel ile kurgusal arasına çekildiğini düşünüyorum. 

Diyebilirsiniz, “kurgusal” da bir yazarın düş gücünün ürünü değil mi? Elbette öyle; ama yine de sınırları belli bir düş gücünün ürünü. Çoğumuz bir film ya da dizi izlediğimizde, bir kitap okuduğumuzda onun kurgusal olduğunu bilsek bile gerçekmiş gibi üzerine konuşuyoruz ya da yazıyoruz. Yetişkinlerin dünyasında kurgunun ayırıcı yanı, gerçek olmasa bile onun gerçekten yaşanabilir bir durum olduğuna, gerçekleşebilir olduğuna ikna olmamız. Bu nedenle bize dönük kurgunun ana eksenini, düşsel olandan olabildiğince uzaklaştırılmış bir gerçeklik algısı oluşturuyor. Evet, haklısınız, gotik edebiyat var, hayalet öyküleri var, fantastik kurgular var. Fakat bunların düşsel olanı, gerçeklik algımızın dışına taşanı içinde yaşadığımız dünyaya yeniden taşıma potansiyeli var mı? Yoksa çoğu zaman, yetişkinlerin gerçeklikten, akıştan kısa süre için de olsa kaçış için yöneldiği bir sığınak işlevi mi görüyorlar?

Çocuk edebiyatı; efsaneleri, masalları, destanları, aslında deneyimlenmiş olan bir durumu hayal gücünün yardımıyla en şaşırtıcı uçlara taşıyarak, böylece gerçekliğin sınırlarını genişleterek düşseli geliştirmeye daha fazla olanak sağlayan ve ayrıca insan ile doğa, insan ile hayvan arasındaki ayrımları da büyük oranda ortadan kaldıran ikili bir nitelik taşıyor. Ağaçlar konuşuyor, hayvanlar konuşuyor, ayrımlar siliniyor. Dünya insan merkezli, kâr ve rant odaklı bakışla bugün virüslerle, küresel ısınmayla felaketlere sürüklenirken hayata kendi merkezimizden bakmaktan kurtulmaya çalışmak “çocukluk” mu gerçekten? Ve üçüncüsü, çocuk edebiyatında dayanışma, diğerkâmlık, fedakârlık duyguları bizim gerçeklik olarak adlandırdığımız bireyci koşullara göre çok daha belirgin olarak sunuluyor.

Uzun süredir bu üç önemli özellik “çocukluk” alanına sıkıştırılıyor. Böylece hayallerdeki ideal dünya çocukluğa, var olan gerçekler (akış, rutin) ise yetişkinliğe özgü kılınıyor. Yetişkin insan daha iyi bir dünya düşünü ya ölümden sonraya (gelecek) ya da büyümeden önceye (geçmiş) odaklıyor. Kuşkusuz diliyle, biçimiyle, sadeliğiyle çocukların bilinç ve birikim düzeyine uygun bir edebiyat olacak; ancak asıl mesele içerik konusunda. Bu içeriği bugüne doğru genişletmek, çocuklara özgü kıldığımız düş dünyasından öğrenmek zorundayız.

TERSİNE ÇEVİRME

Neil Postman, Çocukluğun Yokoluşu adlı kitabında özellikle Rönesans sonrasında çocukluğa özgü kültürün nasıl inşa edildiğini anlatıyor. Bunda yazılı kültürün, matbaanın payı büyük. Oysa geçmişte destanlar, efsaneler, mitler; kısacası düşsel olan, sadece çocuklara mı özgüydü? Köroğlu, Dede Korkut destanları, Yaşar Kemal’in köy köy gezerek derlediği, kuşaktan kuşağa aktarılan halk hikâyeleri ya da mitolojik efsaneler, masallar sadece çocukların dünyasını mı ilgilendiriyordu? Adaletsizliklere itiraz, kahraman öncülerin fedailiği ne oldu da yetişkinler dünyasından çocukluk aşamasına kovuldu?

Efsanelerin dinler, kutsal kitaplar aracılığıyla yaşatıldığını da biliyoruz. Yedi Uyurlar efsanesi ilk aklıma geleni. Bugün yetişkinlerin çoğunluğu için düşsellik büyük oranda dinselin sahasında. Ancak o alan bile sömürücülerin gündelik çıkarları için düşsellikten arındırılıyor, yoksulluğu kader gibi sunabilmek için “gerçeklik” tarafından araçlaştırılıyor. Düşsel bugün aslında her alandan kovuluyor.

Artık yetişkinlerin “kurgu” dünyasında düşsel olan sınırlı; polisiye var, cinayet var, şiddet var, haz var, nefret var; itiraz yok, kader var. Televizyonların yetişkinleri hedef alan dizilerinde entrika var, kumpas var, kötülük var. Kurgusal olan, yetişkinlerin daha iyi bir dünyayı düşlemesine değil, daha kötü bir dünyayı görüp olsa olsa şükretmesine yarıyor uzun zamandır. Bu da bir kaçış biçimi elbette. Ama yetmiyor; bizim yeniden düşseli canlandırmamız gerekiyor.

Örnekler de yok değil. Belki de bu nedenle, suyu bulabilmek için en derine inen, yabani, şekilsiz ama direngen Ahlat Ağacı’yla kendilerini özdeş gören İdris’e, Sinan’a sempati duyuyoruz. Bu umutla Kafka’da Gregor Samsa’nın böcekleşmesini, “insan da böcekleşir mi?” diyen gerçekçiliğe inat, sahipleniyoruz ya da son zamanlarda Faruk Duman’ın Türkçeye doğada yeniden nefes aldıran anlatılarına yöneliyoruz.

Değerli öykücü Onur Çalı, yakınlarda Alakarga’dan çıkan deneme kitabı Sonra Hayat’ta Sevim Burak’ın oğluna yazdığı bir mektuptan alıntılar paylaşıyor. Onunla bitirelim: “Gözü açıkken düş gören kuvvetlidir. Hayal gücü olan kuvvetlidir.”

Haftaya Küçük Kara Balık aracılığıyla devam.


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Cürek ve Nomadland 8 Mayıs 2021
Yerliler 5 Mayıs 2021
Korku Çorbası 1 Mayıs 2021
Beden ve Ruh Üzerine 24 Nisan 2021