Deniz Yıldırım

Esaretten kaçış

03 Nisan 2021 Cumartesi

Bazı durumlarda akıştan kaçış, akışa direnmeyle aynı sonuçları doğurabiliyor. Hapishaneden kaçış konusunu işleyen filmleri bir de bu gözle değerlendirebiliriz.

Bu konuda, sinemanın edebiyatla, hatıratlarla da iç içe geçen geniş ve tarihsel bir birikimi var. Bresson’un yönettiği Bir İdam Mahkûmu Kaçtı (1956), yine geçen yazıda Kasabanın Sırrı filmiyle serimize dahil olan Kramer’in imzasını taşıyan Kader Bağlayınca (1958), Becker’in Delik’i (1960), Sturges imzalı Büyük Firar (1963), Rosenberg’in yönettiği Parmaklıklar Ardında (1967), Schaffner’in Kelebek’i (1973), Siegel yönetiminde Alcatraz’dan Kaçış (1979) ve Esaretin Bedeli (The Shawshank Redemption, 1994) ilk aklıma gelen örnekler.

İnsan kendisini tutsak hissettikçe özgürlüğü daha çok düşlüyor. Ağır baskı ve yabancılaşma dönemlerinde birey, kurtuluşun yolunu boğucu akıştan kaçışta bulabiliyor, hiç değilse bu yolları arayıp zorluyor. İmkânı olan, yurtdışına gidip nefes alabileceği bir ortamda yaşamak ya da şehirden, gürültüden, kalabalıklar içindeki yalnızlıktan uzaklaşıp bir kıyı kasabasına ya da doğayla iç içe bir köye, kıra yerleşmek istiyor. Böyle durumlarda akıştan kaçış, bireyin ruhunu kurtarma arayışına dönüşüyor. 

Andrey Platonov, çok sevdiğim Yedinci Kişi adını taşıyan öyküsünde, ruhu, “son nefese dek ölümü reddeden yaşama arzusu”, olarak tanımlıyor. Bu durumda bireyin yaşama arzusunu, yani ruhunu iyileştirmek için kaçış yolları araması da bir direnme biçimi elbette. Ancak hapishaneden kaçış filmlerindeki kaçış temasının yarattığı etkiyle, dışarıdaki insanın doğaya, kıra, huzura kaçış arayışlarının etkisi birbirinden farklı. Demek ki akıştan kaçışın sonuçları, içinde işlediği şartlara göre de değişiklik gösterebiliyor.

Bunu daha iyi görmek için, hapishaneden kaçış filmlerini bir, somut gerçeklik olarak; bir de gündelik yaşamamıza dokunan metaforik yanıyla ele almak gerek. Önce gerçeklik boyutuna bakalım. Kaçış filmlerinin çoğunun gösterdiği üzere, akıştan kaçış (hapishaneden kaçış diyelim), aynı zamanda oradaki düzeneğe çomak sokmak, o düzeni işlevsizleştirmek, dolayısıyla akışa direnme sonucu da doğurabiliyor. Kaçılmaz denilen Alcatraz Hapishanesi’nden üç mahkûm kaçtıktan sonra, o kaskatı, kimsenin yıkamayacağı düşünülen düzenekle ilgili bütün masal sona eriyor. Büyü bozuluyor ve hapishane kapatılıyor.

Esaretin Bedeli’nde, haksız yere hapse atılan Andy Dufresne, yıllar süren planlı, sabırlı çalışmayla hapisten kaçtıktan sonra cezaevi müdürünün ve başgardiyanının suça, yolsuzluğa batmış düzeneğini de ifşa ediyor. Kaçış anına kadar her şey akıştan kaçışla ilgili gibi görünürken; kaçış başarıya kavuştuktan sonra akışın kendisi sallanmaya başlıyor. Dolayısıyla hapishane filmlerinde akıştan kaçış, akışa direnmenin, akışı sekteye uğratmanın bir biçimine de dönüşebiliyor. Sistemde oluşan en ufak çatlak, büyük bir girdap gibi sistemin kendisini içine çekebiliyor.

ESARETİN BEDELİ

Baskıcı rejimlerin, gündelik yaşamın içindeki en küçük özgürlük sığınaklarını bile kapatmaya, ele geçirmeye yeminli düzenlerin, etki ettiği bütün ülkeyi koca bir cezaevine çevirmeye, en ufak bir itirazı bile bastırmaya mecbur hisseden yönetimlerin korkusunu metaforik düzeyde tam da burada aramak gerekiyor. Özgürlük hissini tadanların bir süre sonra büyük esareti sorgulama olasılığından, çok güçlü sanılanlar karşısında mücadeleyle kazanım elde edilebildiğinin açığa çıkmasının eninde sonunda bütün düzeneği çökertmesinden duyulan korkudur bu. Özgürlüğü unutturmak, kaçışınsa olanaksız olduğunu kabul ettirmek istemeleri bu yüzdendir.

Hapishaneden kaçış filmlerine metafor olarak bakarken bir şeye daha odaklanmak gerektiğini düşünüyorum. Bu filmlerde, olanaksızlıklar içindeki mahpusun etrafındaki en değersiz eşyaya, bir metal parçasına, bir kaşığın sapına, bir vidaya ya da bir küçük taş keskisine ne büyük işlevler yüklediğini görürsünüz. Öyle ki kaçışa yarayacağı düşünülen hiçbir şey heba edilmez; her şey, özgürlük amacına uygun olarak, sabırla değerlendirilir ve her eşyanın işlevi bu hedefe göre tartılır. Eşyaya, paraya, altına mübadelede kazandığı değerle kurgusal anlamlar yükleyen kapitalizmin fantastik dünyası karşısında, kaçış filmlerinde eşya, piyasaya göre değil, insanın yaşama tutunmasına verdiği katkı ve işlev oranında değer kazanıyor. Kaçış filmleri metanın fetiş karakterini bozuyor; kahraman, israf etmiyor, her şeyi hedefi için nimete dönüştürüyor. Burada ekonomi politik bir mesaj da var.

Metafor olarak bu filmler, en elverişsiz malzemenin yardımıyla hedefe ulaşmaya; meselenin hızdan ziyade sabırla yürünen sonuç olduğuna dair önemli mesajlar barındırıyor. Geçen hafta Kramer’in Kasabanın Sırrı filmini ele alırken, kasabanın faşizmi alt etmesinde dayanışmanın rolüne vurgu yapmıştık. 

Hapishaneden kaçış filmleri de tarihte bireyin, öncünün rolünü göstermesi bakımından akış serisinde tamamlayıcı bir yer tutuyor. Bazen bütün bir hapishanenin şiddetli isyanı bastırılır ve kitleler hedefine ulaşamazken, bir bireyin şiddet içermeyen, planı yıllara dayanan kaçış eylemiyle mekanizma hiç beklenmedik şekilde işlevsizleşebiliyor.


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Cürek ve Nomadland 8 Mayıs 2021
Yerliler 5 Mayıs 2021
Korku Çorbası 1 Mayıs 2021
Beden ve Ruh Üzerine 24 Nisan 2021