Deniz Yıldırım

Meursault ve Sinan

27 Şubat 2021 Cumartesi

Akıştan kaçışla o akışa teslimiyet arasındaki çizgi çok incedir. Akışın karşısında nasıl bir yön çizeceğimizi bu ince çizgideki hesaplaşma belirliyor. Bu da bizi önce Albert Camus imzalı, 1942’de yayımlanan Yabancı’ya götürüyor bugün.

Colin Wilson, “yabancı” karakterlerin izlerini sürdüğü aynı adlı incelemesinde, Van Gogh üzerinden şöyle bir saptama yapıyor, çıkış noktamız olabilir: “Van Gogh özünde ressam değil, yaşamaya başlamadan önce hayata çözülmesi gereken ağır ve sancılı bir soru gözüyle bakan bir Yabancıdır.”

Önemli; demek ki Yabancı aslında bir yönüyle arayış insanıdır. Çatallanan yolda sıkışmış, aradığı anlama uygun bir ifade tarzı, amaç peşinde koşarken ya da inanç doğumu öncesinde sancılar içinde kıvranmaktadır. Bulamadığında ya da bulduğunu sanıp da tatmin olmadığında ise sonu çoğu zaman ölümdür. Kaldı ki hayata, dünyaya, değer sistemlerine uyumsuzluk ve arayış olarak yabancılık bir yıkımın da yaratıcı direncin de habercisi olabilir.

Camus imzalı Yabancı nasıldır peki? Annesini yitirmiştir Meursault; roman buna dayalı sahneyle açılır. Ancak katman katman ilerledikçe, Meursault karakterinin asıl yitirdiği şeyin hisleri olduğu görülür. Hayata absürt bir tesadüf gözüyle bakmakta, gündelik zıtlıklardan yaşamla ölüm zıtlığına kadar uzanan geniş çerçeve içinde zıtlıkların iki tarafından birini tercih etmeksizin neredeyse her şeyi bir ve aynı görmektedir.

Nitekim romanın sonlarına doğru yazar, Meursault karakterinin cinayetten değil de bu hissizlik ya da boşvermişlik halinden dolayı yargılandığını, cezanın ağırlığının da kendisinden beklenen toplumsal ve ahlaki davranış kalıplarına yabancı durmayı sürdürmesiyle ilişkili olduğunu sezdirir bize.

Roland Barthes, Yabancı üzerine denemesinde, “Meursault hiçbir şekilde başkaldırmaz” der. Tam da bu nedenle Meursault’da yabancılık, yıkımın habercisidir kanımca. Yaşamak için savaşmaktan geri durmanın varacağı eylemsiz uçtur bu. Fark edildiğinde de oldukça geç olacaktır.

YİNE AHLAT AĞACI

Ya yaratıcı direncin habercisi olarak Yabancı nasıl biridir? Bu seride baştan beri dönüp dolaşıp çıkış noktası aldığımız Ahlat Ağacı filmindeki uyumsuz karakter Sinan’a şimdi bir de bu gözle bakabiliriz. Sinan da uyumsuzdur; Meursault karakterinin Cezayir ile Paris arasında bir fark görmemesi gibi, o da taşra ile şehir hayatı arasındaki farkları silikleştirir. Hatice ile o meşhur sahnede bunun tartışmasını yaptıklarını izleyenler hatırlayacaktır. Öyleyse yabancı, “yerli”nin ya da “içeri”nin zıddı değildir. Böyle olduğu için de uyumsuz ve arayış halindeki Yabancı’nın bu varoluşsal uyumsuzluğunu başka bir yerle, mekânla, yerleşme biçimiyle aşması kolay olmaz. Colin Wilson’un, “yabancının acısı, peygamberlerin doğum sancısıdır” saptaması bu çerçevede ele alınabilir.

Karanlık, karamsar, yalnız ve uyumsuz bir karakter olarak Yabancı (Sinan), neredeyse her insanın doğrusuna, inancına, hayata bakışına karşı alaysı ve sorgulayıcıdır. Zaten çocukluğundan itibaren çevredekilerin “deli” gözüyle baktığının anne tarafından itiraf edilmesi de bununla bağlantılıdır. Ancak Sinan’daki uyumsuzluk Meursault’nun durumundan yine de farklıdır. Meursault’da hedef ve arayış silinmiş, sıradanın içindeki hissizlik bir eylemsizlik biçimine dönüşmüştür. Kitabını bastırmak için çalınmadık kapı, sorgulanmadık doğru bırakmayan Sinan’ın uyumsuzluğu ise arayış halindeki bir Yabancı’nın işaretidir. Meursault ile Sinan’ın yolları da sanırım burada ve sonrasında çatallanır. Sinan filmin sonunda da “su çıkmaz” denilen yerde kuyuya kazmayla inmiş ve aslında kendi yoluyla başkaldırmıştır. Kuyudaki ilk sahnede bize sunulduğu gibi Sinan kendisini asmış olsa ve film böyle bitseydi bu çatallanmanın görünür olması mümkün olmazdı.

Ancak bu farklar, Sinan’ın (ve aslında Nuri Bilge Ceylan’ın) kendi ruh haliyle ilgili çıkış noktasında Camus ile akrabalığını ortadan kaldırmaz. Film boyunca bize bu varoluşsal meselelere dair düşünsel akrabalık zincirinin küçük işaretleri sunulur. Örneğin Sinan yarı karanlık odasında uzanmış Poe okurken başucundaki kalorifer peteğinin üstünde Albert Camus’nün Yabancı’sı durmaktadır. Bütün kitaplar eski basımdır.

Yine, Sinan odasındaki dolabın kapağını açtığında da kapağın iç kısmına yapıştırılmış yazar ve sanatçı fotoğrafları görürüz. O fotoğrafları bütünleyen, Sinan’ın aynadaki yüzü olur bir anda. Hemen yanındaki fotoğrafta Albert Camus, onun solunda ise Cioran vardır. Sahi, altta Baudelaire’in Paris Sıkıntısı kitabının epey eski bir baskısının kapağının bulunması da çok şey anlatmaz mı? Sait Faik ve sanırım Bedri Rahmi de oradadır. Ayrıntılar her zaman önemlidir. Yabancı, içinde yaşadığı dünyayla ve verili kurallarla uyumsuz olsa da birleştirdiği parçalar çoğu zaman uyum içindedir.

O eski basım kitapları Sinan’ın başucuna dizen Nuri Bilge Ceylan da yukarıda aktardığım Van Gogh alıntısındaki gibi değerlendirilemez mi? Bence birlikte düşünmeye değer.


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

‘Çocuk Edebiyatı’ 10 Nisan 2021
Demokrasi 7 Nisan 2021
Esaretten kaçış 3 Nisan 2021
Tenekeyi kim çalacak? 27 Mart 2021