Yeni yılda ‘içerisi’, ‘dışarısı’?

02 Ocak 2022 Pazar

Bir ülkede parmaklıkların içerisi ile dışarısı arasında bir fark kalmadığı zaman, iktidar gidecek demektir.

İnsanın, yani vicdan sahibi olan insanın, doğum günü gibi özel günlerde ve yılbaşı gibi, bayram gibi genel kutlamalarda, içeridekileri düşünmekten keyfi kaçıyor, günü zehir oluyorsa bunun sorumlusu o ülkeyi yönetenlerdir.

Hele hele, sadece bir an için bile olsa, tam her şeyi unutup eğlenmeyi düşünürken, beynine balyoz gibi inen zam haberleriyle hayatı kararıyorsa bu zulme kimse tahammül edemez, o ülkede hiçbir yönetim iktidarda kalamaz.

***

Sevgili Ali Sirmen, 31 Aralık Cuma günü Cumhuriyet’te yayımlanan 2021’in son yazısına şöyle başlıyordu:

“Bizim çok bilmiş, ıslık çalarak ahmak ıslatan altında geziniyormuş. İleride yüksek duvarların arkasından demir parmaklıklı ve tel örgülü bir pencereden dışarı bakan adama seslenmiş:

- Orada kaç kişisiniz?

- Sen bizi boş ver de, diye yanıtlamış, parmaklık ardındaki, siz orada kaç kişisiniz? 

Kapatılmış adam, hapishanede de olsa tımarhanede de fark etmiyor; ülkemizin genel hali ikisini de tıpatıp yansıtıyor.

Dışarısı koca bir hapishane, koskoca bir tımarhane.

Toplum her alanda tam bir çıkmaza saplanmış durumda.

Çözüm yolu olarak hukuku, demokrasiyi, insan haklarını, yasayı, adaleti gösterenlerin hemen ağzını tıkayıp yürütmenin cezalandırma erki haline gelmiş sözde yargıyı kullanarak içeri tıkıyorlar.

Buna katlanamayıp bu davranışı onaylamayanlar da ya hallerine isyan ettiklerine gittikleri yerlerde eşlik etmek üzere içeri tıkılıyorlar ya da işsiz ve aç bırakılarak beyaz ölüme mahkûm ediliyorlar.

Bu manzara karşısında izanı isyana zorlayanlar, aklıselimi, mantığı ileri sürünce absürdün duvarına çarpıp çarpıp dönüyorlar.”

***

Bereket versin, yaşamın diyalektiği:

En koyu karanlıkta, aydınlığın ışığını...

Zulmün ve baskının en derinleştiği anda, adaleti ve özgürlüğü...

Akla getiriyor.

Ama biliyorum, ne yazarsam yazayım...

Ne kadar empati yaparsam yapayım...

Ne içeridekilerin ıstırabını, hüznünü, acılarını azaltabilirim ne de hatta yansıtabilirim.

Çok üzgünüm, çok...

Belki de sadece onlar için değil, kendimi de teselli etmek için diyalektiği anımsamaktan/anımsatmaktan kendimi alamıyorum!

***

Bu öyle bir karanlık ki, Çetin Doğan ile Osman Kavala’yı, Ahmet Çörekçi ile Selahattin Demirtaş’ı, aynı anda parmaklıklar arkasında yakalıyor ama diyalektik derhal devreye giriyor, karanlığın bütün o yok edici sanılan gücüne karşın, bu insanları ve onlara yapılan adaletsizlikleri ramp ışıklarıyla gündeme getiriyor...

Bu öyle bir karanlık ki, insanların hem özgürlüklerini hem de işlerini ve aşlarını ellerinden alıyor ama umutlarını yok edemiyor...

Bu öyle bir karanlık ki, kardeşi kardeşe düşman ediyor ama yine de birlikte yaşama direncini kıramıyor...

Bu öyle bir karanlık ki, terbiyeyi, nezaketi, gerçeği, iyiyi, doğruyu yok ediyor ama yok ettiği bu değerleri arama iradesini gölgeleyemiyor...

Bu öyle bir karanlık ki, küçük hesapların, egoların, kin ve nefretin, her türlü aklı, vicdanı ve dayanışmayı ezmesine yol açıyor ama yine de barış, eşitlik ve özgürlük beklentisini ortadan kaldıramıyor.

***

İçerideki ve dışarıdaki sevgili okurlarım, asla ama asla umutsuzluğa kapılmayın, kapılmayalım; karanlığa teslim olmayın, olmayalım:

İyilik, doğruluk, güzellik, eşitlik, özgürlük ve adalet, mutlaka ama mutlaka, bir gün egemen olacaktır...

Belki “baskın”, belki “erken” belki de “zamanında”...

“Belki yarın, belki yarından da yakın!”

***

Bu yazıyı yine Ali Sirmen’in bir edebiyat harikası olan satırlarıyla bitiriyorum:

“Evet, can mumunun asumanın fanusuna* sığmayan küçücük alevi durdukça, her şey umut dolu!

İyi parlak yıllar dilerim!”

*Asuman: Gökyüzü

*Fanus: Yarımküre biçiminde koruyucu cam kap.


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları