Fedai…

12 Ocak 2015 Pazartesi

İnandığı bir dava uğruna canını vermeyi göze alan kişidir ‘fedai’. Paris’te yaşanan trajedi bu çağda yaşanmaması gereken bir vahşet olarak düşünülür, ama işin aslı öyle değildir.
İnsanların bir gün, bir saat fazla yaşamak için çırpındığı, koşuştuğu bir dünyada nasıl oluyor da genç insanlar öleceklerini bile bile kendilerini ateşe atıyorlar.
Muhammet Atta, hayatından vazgeçmiş bir psikopat değildi. Almanya’da makine mühendisi olmuş, geleceği parlak bir Arap genciydi. Ama uzun süreler içinde arkadaşlarıyla planladığı 11 Eylül saldırısını gerçekleştirdi ve kullandığı uçağın içinde can verdi.
İnanç, işte bu denli güçlüdür. İnançla girişilen bir dava her şeyi göze aldırır; ne açlık ne susuzluk, ne yorgunluk, ne can, ne canan. Her şey gözlerden silinir ve amaç gerçekleştirilir.
Kurtuluş Savaşımız da inançla kazanılmıştır. Vatan için kendilerini feda etmeye hazır subaylar, din uğruna şehit olmaya hazır imamlar, müftüler, namus için her şeyi göze alan muallimler, gençler, erkekler, kadınlar bu savaşı kazanmışlardır.
Vatan, din, namus, onur, şeref insanları ‘fedai’ yapacak inanç kavramlarıdır.
Kölelik, esaret, aşağılanma da insanlarda özgürlük adına, insan olma adına ölümü bile göze aldırır. Spartaküs liderliğindeki köle isyanları bunun örnekleridir.
Dünyayı günümüzde kana bulayan koşullar dikkate alınmadan Paris katliamını anlama olanağı yoktur.
Amerika, yakıp yıktığı Ortadoğu’yu petrol gibi doğal kaynakları ele geçirmek amaçlarını hiç dile getirmeden ‘demokrasi’ gibi ‘özgürlük’ gibi, kavramları kendi vahşetine alet ederek ne yaptığını hiç düşünmedi. Oysa 11 Eylül saldırısı da, El Kaide de kendi yarattığı sonuçlardı.
Paris saldırısı da artık ölümcül sonuçlara uzanan yaşam çatışmalarıdır.
Sömürgeleri olan Cezayir’den gelip de Fransa vatandaşı olan binlerce kişi eğitim olanakları açısından, iş bulma açısından, yaşam koşulları açısından gerçekten eşit koşullarda mıdır?
Elbette, koşulların eşit olmaması bir karikatür dergisini hedef alıp katliam yapmak için neden olamaz. Ama burada, saplantılı bir öfkenin neye odaklanacağını kimse bilemez.
Saplantılı öfke..
İnsanların haksızlığa uğradığı duygusu...
İnsanların dertlerini anlatamaması...
İnsanların sürekli aşağılanması...
İnsanların haksız eşitsizlikler içine itilmesi...
Her anlamda yapılan ayrımcılık. Din, etnik köken, milliyet, cins, ırk ayrımcılığı...
Amin Maalouf’un ‘Ölümcül Kimlikler’ kitabı bugünlerde okunmalı.
Saplantılı öfkeyi kontrol edecek olan, kişisel planda ‘özeleştiri’dir. Bilinçli yaşamın temeli olan özeleştiri.
Özeleştiri, yani, ‘bu duruma gelişte benim payım nedir’ diyebilmek. ‘Ben neyim, neredeyim, ne yapıyorum’ diye sorabilmek. ‘Benim yaptığım kime, kimlere yararlı oluyor’ diye düşünebilmek.
Özeleştiri; kendi yanlışını görebilmek, bunu kabul edebilmek, durumu düzeltmeye çaba harcamak demektir.
Kişisel planda bunu sağlayan da ‘eleştirel düşünce’dir.
İşte, ‘inanç’ ile ‘bilinç’ arasındaki fark da budur.
‘Bilinçli insan’, saplantılı öfkeden kurtulur, başkalarının yönettiği bir robot olmaz, inancıyla körleşen bir silah olmayı kabul etmez.
‘Bilinçli insanların’ toplumu ise elbette ‘örgütlü toplum’dur. Örgütlü toplum, toplumsal alanın ortak yaşam alanı olmasını sağlayan demokrasinin güvencesidir.
Demokrasi, güdümlenmeye açık kişilerin seçimden seçime oy verdikleri bir sistem değildir.
Demokrasi, ortak bir yaşam alanının bütün sorumluluklarının farkında olan, birbirlerine saygılı, ayrımları kaldırmış, dayanışmacı bir yaşam biçimidir.
İşte, bilinçli bireylerin bilinçli demokratik toplumunda hedef ‘birlikte yaşamak’tır.
Birey, bu bilince ulaşamazsa, saplantılı öfkesiyle yaşarsa, toplum da onu dışlarsa, ‘birlikte yaşamak’ hedefi, ‘ötekini öldürerek kendini var etmek’ çabasına dönüşür.
Aydınlanma kültürü bir ortak yaşam projesidir.
Bu proje, ortaçağı geride bırakma, yeni bir çağı başlatma projesidir.
Ne var ki kendi ortaçağlarını aşamayan bireyler, hangi toplumda olursa olsun ‘bilinçli yaşam ortağı’ olamamaktadır.
Toplumsal koşullar da bu saplantılı öfkeyi beslerse ‘yaşam arzusu’, kendini feda ederek öldürme ve ölme kararına dönüşmektedir.
İnancı bilince çeviremeyen kişilerle bu kişilerin fanatizme açık toplumu her türlü tehlikeye açıktır.
Emperyalizmin saçtığı tohumlar ne yazık ki zehirli çiçeklerini açmakta, insanlar da, insanlık da acı çekmekten kurtulamamaktadır.
İşte, önemi gün geçtikçe büyüyen, uygarlığın evrensel temeli olan ‘Aydınlanma Kültürü’ bu nedenle değerlidir.
Bu kültürü, emperyalist kapitalizmin yeni versiyonu olan ‘küreselleşmiş dünya’ olarak içini boşaltan Batı dünyası daha pek çok felaketin hem nedeni, hem sonucu olmaya devam edecektir.
Türkiye’nin bu olaylardan çıkarması gereken ders mi? Onu da haftaya görelim…


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Kimler kurban?.. 19 Temmuz 2021
Cesaret ve cüret... 28 Haziran 2021