Ölmek mi? Yok Olmak mı?..

21 Ekim 2013 Pazartesi

İnsanın en büyük korkusudur “ölüm”.
Irwin Yalom insanın dört korkusunu şöyle tanımlar:
Ölüm korkusu...
Özgürlük korkusu...
Yalnızlık korkusu...
Yaşamına anlam verememe korkusu...
Ölüm korkusu, özünde yok olma korkusudur.
“Onun için de” der Prof. Yalom, “din de, psikiyatri de bu korkulara çözüm bulmak için vardır”.
Yok olmak.
Varken hiç olmak.
İçgüdüsel olarak bu “hiç olma” olgusunu önleyen varlık “geride kalacak olan çocuklar”dır. Çocuk, anne babanın devamı olacaktır, onların yok olmadığının kanıtları olarak yaşayacaklardır.
Anne babanın çocuklarını yaşam boyunca sahiplenmesinin içgüdüsel dürtüsü de bu olmalıdır.
Onun için de çocuğu olmamak”, varoluşsal bir tehdit olarak eksik yaşam duygusu vererek mutluluğu gölgeler.
İnsanın yaşamına anlam katan kalıcı yapıtlar” çoğu kez, onun çocukları olarak değerlendirilir.
Yazılar, resimler, heykeller, mimarlık yapıtları, müzik yapıtları, tiyatro, sinema gibi sanat yapıtları, buluşlar, icatlar, keşifler gibi bilimsel yapıtlar, insanın yaşamına anlam katarak”, “dünyaya da artı değer katarak” sahibini ölümsüz kılar.
Yok oluş korkusu yerini varoluş güvenine bırakır.
Varolmak, varoluşunu gerçekleştirmek, bütün bir yaşamı içine alan varoluş bilinci”dir.
Bu bilince sahip olanlarda ölüm korkusu yoktur.
Onlar, ölümün doğal bir yaşam parçası olduğunu bilir, doğanın bir parçası olarak ölümü doğaya katılmak olarak kabul ederler.
Bu bilince sahip olanların temel korkuları ise;
Yapmak istediklerini yapamamak,
Yaşamak için başkalarına muhtaç olmaktır.
Bu durumda yaşamamayı yaşamaya tercih ederler.

***

Oktay Ekinci’yi ölümsüz kılan da budur.
Son nefesine kadar süren yaşama azmi”, çalışma kararlılığı, “üretme sorumluluğu”, yaşamına anlam katan doğa ve kent mücadelesi”, dünyaya artı değer katan dürüst, ilkeli katkıları.
“O bir efsanedir” dedim uğurlama törenindeki konuşmamda.
Gerçekten de Oktay masasının başında çalışırken “bir efsane” diye düşünürdüm. Bilgisayarının başında, çevresi kitaplarla dolu, hiçbir şeyle ilgilenmeyen, yazan, telefonla konuşan bir kale muhafızıgibiydi. Heybetli gövdesiyle uyumsuz yumuşak sesiyle dikkatle dinleyen, her soruna bir çözüm arayan, anlayışla bakan bir hümanist. Piyanist olduğunu Ataol’dan öğrendim. Urfa’daki toplantıya hazırlandığını Coşkun Özdemir anlattı. Sönmez Targan’ın anlattığı İstanbul büyükşehir belediye başkanlığı adaylığını hatırlıyorum. Orhan Erinç “bilgedir” dedi ki doğrudur.
Sonra düşündüm. İnsan yanı başımızda iken bütün bunları neden fark edemeyiz de onu kaybedince hepsi birden içimize doluverir?
Neden yanımızda olan bir dehayı fark edemeyiz?
Neden bizim için nice önemli olanı kaybedince ararız?
İnsan bilincinin böyle bir boşluğu olmalı diye düşünüyorum.
Ama işte, Oktay’lar ölmüyor.
Onlar bize katılıyor, bizimle yaşıyorlar.
Gerçek yaşamak da bu değil mi?
Bence gerçek yaşamak, insanlarda yaşamaktır.
Mücadelesiyle, düşünceleriyle, duygularıyla, yaptıklarıyla, yaşamak.
Bütün bunlarla insanlarda yaşamak.
Varolmak işte budur.
Sonsuza kadar…  


Yazarın Son Yazıları

İllüzyon... 19 Ekim 2020
Atatürk fenomeni... 21 Eylül 2020
30 Ağustos’u kutlamak... 31 Ağustos 2020
Müjde!... 24 Ağustos 2020
Lider-başkan -yönetici... 17 Ağustos 2020
Uğur Celasun’u yazmak... 3 Ağustos 2020