Bir 'Titanic' Olarak Demokrasi

08 Mayıs 2013 Çarşamba

“Demokrasi”nin geleceğinin birçok açıdan, 1912 yılında batan “Titanic”e benzemeye başladığını düşünüyorum.
Zizek’in aktardığına göre Morgan Roberton adlı bir emekli kaptan 1899’da yayımlanan (Nafile Durum) adlı romanında Titanic’in başına gelecek felaketi 13 yıl önce yazmış. Robertson bir kâhin değil, yalnızca özgün bir tarihsel ortamda ilginç bir şey üretmeye çabalayan, Baudelaire’in deyimiyle “zamanının damgasını yemiş” bir yazar.
Örneğin Robertson yazarken Titanic’in özelliklerini taşıyan bir geminin yapılabilmesi için gerekli teknolojik zemin oluşmuştu. Teknolojiye abartılı bir güven vardı. Bu teknolojiyi üretenlerde de büyük bir özgüven, iyimserlik...
“Asla batmaz” iddialı (asla yıkılmaz imparatorluklar gibi) dev, şaşaalı transatlantikler bu özgüvenin popüler kültürdeki simgeleriydi.
Buna karşılık, yeni hegemonya adayı olarak yükselen ABD’den bakınca, İngiliz hegemonyasının, yerini ABD’ye bırakması gerekmekteydi. Bu yüzden ABD’ninki, bu olası yıkılmanın ilk işaretlerini arzulayarak arayan bir gözdü. Robertson, bu ortamda, batmaz gemiyi tasarlar, nasıl batabileceğini düşünürken Titanic’in başına gelenlere benzeyen, çoktan maddi zemini, beklentisi oluşmuş bir olasılığı öyküleştirmişti.
Bugün de
“demokrasi” açısından benzer bir durum, toplumu her düzeyde denetlemek, yasalarla kısıtlanmadan, adeta keyfi biçimde yönetmek, toplumsal çıkarlara ters, geleceğe ipotek koyan pratikleri engelsizce uygulayabilmek isteyen “totaliter” bir rejim hızla yerleşiyor.
Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” savı, Amerikan hegemonyasının ifadesi olarak liberal demokrasinin kalıcı zaferini büyük bir özgüvenle muştuluyordu. Komünizmin yıkılması, yeni iletişim, bilişim teknolojileri, internet vb., demokrasinin zaferinin en önemli garantileriydi.
Halbuki o sırada ABD hegemonyasını tehdit edecek güçler yükseliyor; komünizmin yeniden düşünülmesine olanak verecek bir mali kriz mayalanıyor; iletişim teknolojileri devletlerin karanlık köşelerinde, çoktan
“bütünsel izleme” araçlarını, “her şeyi gören gözü”, uzaktan kumandalı öldürme makinelerini tasarlıyorlardı.
Yükselen güçler, kaynak, nüfuz rekabeti konusu yoğun biçimde tartışılıyor. Teknolojinin etkileriyse aynı ilgiyi çekmiyor, hâlâ
technofile özgürleştirici fanteziler etkilerini sürdürüyorlar. Halbuki “bütünsel izleme”, “her şeyi gören göz” projeleri çoktan hayata geçmeye başladı.
Burjuva uygarlığın, kişi özeli, devletin müdahalesinden korunma hakkı (liberty; bireysel özgürlükler, serbest rekabet) gibi kazanımları çoktan buhar olup uçtular. Bu
“yeni dünyaya”, Ergenekon süreci başlarken gözümüzün ucuyla bakmaya şansımız olmuştu. Geçen hafta dünya medyasına düşen bir haber, bu “yeni dünyanın” canavarlaşan boyutlarını ortaya koydu.
Çarşamba günü, CNN’de
Erin Burnett’in programında konuşan, FBI’da terörizm uzmanı olarak çalışmış Tim Clamente, ABD’de devletin tüm telefon konuşmalarının, elektronik haberleşmenin andaki ve geçmişteki kayıtlarına ulaşabildiğini açıkladı. Kısacası ABD’de bilgisayarlar tüm ABD vatandaşlarını dinliyor, kaydediyor.
Bu teknolojinin, bugün her devlet tarafından başlangıçta ABD kadar etkili olmasa bile, kolaylıkla kurulabileceğini varsayabiliriz. İletişim, bilişim altyapılarının, ağlarının uluslararası özelliği düşünüldüğünde, ABD’nin bu dinleme kapasitesinin uluslararası bir özelliği olduğunu,
“dost devletlerle” paylaşılabileceğini de...
Kısacası demokrasinin, bireysel hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılmasının teknolojik temeli hazır. Geçen haftalarda birkaç kez aktardığım, demokrasinin
“liberty”e (alıp-satma serbestliği) engel olmaya başladığına ilişkin tartışmalar, totalitarizme yönelik bir niyetin, beklentinin oluştuğunu gösteriyor.
Türkiye’ye dönersek, bir taraftan, güçler ayrılığını kaldırmak, topluma yaşam tarzına ilişkin yasalar dayatmak, kazanılmış hakları kullanmayı, iktidar partisine karşı eylem olarak okumak, yasal süreçleri işlevsizleştirmek, her muhalefeti marjinal, hükümeti esas saymak gibi adımlar, diğer taraftan, hava alanı yapmak için yarım milyon ağacı kesmeye hazırlanmak, büyük risk, mali yük getirecek nükleer santral projelerine girişmek, HES projeleriyle doğal yaşamı katletmek gibi uygulamalar bizde totalitarizme doğru gidişin giderek hızlandığını gösteriyor.
Demokrasi buz dağına doğru hızla ilerliyor. Ama kimi yararlı salaklar ve işbirlikçiler, bu ilerleyişi, demokratikleşme olarak sunmaya devam ediyorlar.

\n

Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

‘Maoizm’ 2.0 16 Eylül 2021