Erdoğan da ‘istikametimiz Avrupa’ diyor ama…

19 Ocak 2021 Salı

Erdoğan son yaptığı açıklamalarda “AB üyelik hedefimizden hiç vazgeçmedik, istikametimiz Avrupa” dedi. Türkiye’de sağcısından solcusuna, siyasal İslamcısından laik ve Atatürkçü çevrelere kadar “Avrupa istikameti” çok farklı nedenlere dayanır:

1)- Gerçekten katılımcı demokrasiye ve sosyal devlet hedefine bağlı olanlar “Avrupa’nın ulaştığı nesnel çağdaş değerleri benimsedikleri için” Avrupa’ya sıcak bakarlar: laiklikten kadın-erkek eşitliğine, sendikal haklardan hukukun üstünlüğüne kadar uzanan bir “nesnel değerler sistemidir” Avrupalılık onlar için.

2)- “Batılı” değil de “Batıcı” kafada olanlar ise alt gruplara ayrılırlar: a)- Kapitalizmi sıkıca benimsedikleri için böyledirler b)- Türkiye’nin “Batı himayesinde!” kalmasını düşündükleri için “Avrupacı” ve “Batıcıdırlar”. c)- Bu coğrafyadaki siyasal İslamcılar ise Avrupa ve Batı’ya zaten mecburdurlar. İktisadi, mali ve siyasi olarak ayrılmaz iktidar bağımlılıkları vardır. S. Arabistan’dan Mısır’a, Afganistan’dan Fas’a kadar ticari, mali, siyasi ve askeri bağlar bunu gerektirir. Demokrasi olmadığı için tek yanlı bağımlılıklar geçerlidir.

Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk Türkiyesi ile Avrupa’yla (ve Batı) ilişkilerini, “karşılıklı ulusal çıkarları doğrultusunda dengeleyebilmiş tek bölge ülkesi olmuştu”. Bugüne gelince, AKP’nin 2002’den beri uyguladığı politikalar laiklikten kadınerkek eşitliğine, sendikal haklardan hukukun üstünlüğüne Avrupa’nın bu alanlardaki değerler sistemi ile taban tabana zıddır. AKP, Avrupa ve Batı’yı siyasal İslamcı yapılanmada bir “ara istasyon” olarak görmüş ve “Türkiye’nin Ortadoğulaştırılması” için kullanmıştır.

Zaten bu da Avrupa ve ABD’nin işine gelmektedir: Bir akademisyen olarak tüm yaşamım boyunca Türkiye-Avrupa ilişkilerinde çalışmalar, yayınlar yapmış, seminer ve konferanslar düzenlemiş biri olarak tüm olayları yaşadım: bakanları, başbakanları, uzmanları, iş ve işçi çevreleri ile görüştüm. (*)

Eğer 1961 Anayasamız doğrultusunda Türkiye-Avrupa ilişkileri yürütülebilse, AB üyeliğimiz söz konusu olabilirdi. 1961 Anayasası’nı ortadan kaldırmak için yapılan askeri ve sivil darbeler, içimizdeki “Batıcı” ve dinci kimi askeri ve sivil güçlerle birlikte yürütüldü ve “Batı” tarafından da desteklendi:

- En son ABD ve FETÖ tarafından yapılan Ergenekon ve Balyoz operasyonları Avrupa tarafından “sempati” ile karşılandı.

- 15 Temmuz sonrası kaçan FETÖ’cüler Avrupa ülkelerinde destek gördü.

12 Mart ve 12 Eylül sonrasında AB üyeliği süreci zaten Özal ve Çiller dönemlerinde, “Batı kapitalizmine tek yanlı bağlanma” sürecine oturtuldu. AKP döneminde ise siyasal İslamcılık üzerinden, “özelleştirmeler ve yabancılaştırmalar yolu ile” bağımlılıklar zemin değiştirilerek ve derinleştirilerek sürdürüldü.

Bugün Ankara’nın Avrupa ve ABD ile yürütülen ilişkileri, AKP’nin niyeti farklı olmakla birlikte, eski güdülerle yürütülmektedir. Konjonktürel olarak ise 2002’den beri Türkiye’nin içine sokulduğu ekonomik darboğaz ve dev açıklar, AKP’yi Batı (ve Avrupa) finans kaynaklarına mecbur bırakmıştır. Gelmekte olan seçimler, Ankara’yı (ve Erdoğan’ı) ABD ve AB’ye yakın durmaya mecbur ediyor.

Avrupa istikameti” bugün ancak, umutsuzluk yüzünden gitmek isteyen gençlerimizle, Türkiye’den geçerek Avrupa’ya sığınmaya çabalayan zavallı göçmenler için geçerlidir.

Siyasi çevrelerde ve TV kanallarında, Avrupa ilişkilerini bilen bilmeyen herkesin “AB süreci, AB üyeliği” gibi meseleleri hâlâ geçerliymişçesine “geyik muhabbeti” ucuzluğuna indirmesi, “trajikomik” bir durum yaratıyor, çok yazık. Herkes şunu bilsin: Türkiye ile AB (ve Avrupa) arasında ticari, mali, iktisadi ilişkiler evet çok önemlidir. Ancak Türkiye’nin AB üyeliği diye bir süreci artık yoktur. 8 Mart 1995’te TBMM’de, muhalefetteki Refah Partisi’nin milletvekili olarak Abdullah Gül’ün AB üzerine yaptığı konuşmayı okuyun: sonra AKP iktidara geldikten sonra 2004’te AB ile Abdullah Gül’ün yeni hükümetin dışişleri bakanı olarak Brüksel ile yaptığı müzakere süreci anlaşmasına göz gezdirin: AKP’nin AB ile, Özal ve Çiller çizgisinin: üyelik süreci yerine tek yanlı bağımlılığın gerçekleştiğini görürsünüz.

Üstelik “bizim hoşgörümüz!” ile 2004’te AB üyesi olan Kıbrıs Rum Kesimi (Kıbrıs Cumhuriyeti) ve Yunanistan AB’nin tam üyesi olarak “veto hakkına” sahip iseler. Daha 1980’li yıllardan beri Almanya ve Fransa Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olduklarını en üst düzeyde siyasileri ile açıklamışlardır. Dolayısıyla Erdoğan’ın bugün, “AB üyeliği hedefinden vazgeçmedik” demesinin hiçbir anlamı yoktur. Ekonomik krizden çıkmamız için, gelmekte olan seçim dolayısıyla yapılmış taktik bir açıklamadır… Erdoğan’ın “Avrupa istikametini” ben, “yaklaşarak uzaklaşmak” ironisi içinde değerlendiriyorum.

(*) Hemen hemen hepsini, “Yolumun Kesiştiği Ünlüler” kitabımda yazdım, Ecevit ve Demirel’den Gül ve Erbakan’a, Edward Heath’ten Andrew Mango’ya kadar. (Kırmızı Kedi, 2019)


Yazarın Son Yazıları