Gazeteciler, barolar, Halk TV, TELE 1: ‘Domino taşları’ mı sandınız…

07 Temmuz 2020 Salı

İktidarın medya ve sivil toplum örgütleri üzerindeki son operasyonları, “dinci ve otoriter rejimlerin saplandıkları kısırdöngünün” vazgeçilmez sonuçlardır.

Gazetecilerin inanılmaz hukuk dışı mazeretlerle hapsedilmeleri, barolar konusunda, “böl, yönet” klasik tarihsel (!) yönteminin uygulanması ve nihayet halkın en çok destek verdiği Halk TV ve TELE 1’e verilen “cezalar”, otoriter rejimlerin içine düştükleri bataklığın kaçınılmaz neticeleridir. Çırpındıkça daha derinlere gidersiniz, bu bir kısırdöngüdür.

Bugün dünyanın geldiği iletişim çağında olayları 50, 100 yıl öncesinde olduğu gibi yönetemezsiniz. Kullandığınız araçlar ters tepmeye başlar. Medyanın yüzde 95’ini elinize geçirdiğinizi sandığınız anda işler 180 derece tersine dönüverir. Aynen, “kullanılmak istenen gençlik konusunda olduğu gibi”. Ve öyle bir noktaya gelirsiniz ki “yaptığınız her yanlış, daha büyük bir yanlışı vazgeçilmez hale sokar”.

İktisatta, “dışsallıkların (externalities), artıların diğer artıları getirmesinin aksine” bu defa her “eksi”, başka bir eksiyi yığımlı olarak vazgeçilmez yapar.

Barış’lar, Müyesser’ler, Murat’lar, barolar, Halk TV, TELE 1 sizin için “domino taşları” gibi görünebilirler. Art arda yere serdiğinizi, içeri attığınızı, kapattığınızı sandığınız domino taşları geri döner, sizin üzerinize doğru devrilmeye başlarlar. Bugünkü iletişim çağında artık, ekonomiden dış politikaya her şey saklanamaz hale geliyor.

İnsanlar sahip oldukları iletişim araçları ile sakladığınızı sandığınız her türlü olayı, bir büyücünün saydam bir fanus içinde gördüğü gibi izleyebiliyorlar. Aynen İstanbul ve Ankara belediyelerinde yönetim değiştikten sonra ortaya çıkan saydamlıkla, geçmişin bütün kirli çamaşırlarını adeta Taksim ve Kızılay meydanlarında iplere asıp sergilemeye başlamaları gibi.

Ortak araçları…

Otoriter rejimler asker, sermaye ve din güçlerini demokrasinin yerine “ikame ederek” iktidarda kalmaya çalışırlar. Bu üç faktör genellikle bir sacayağı misali birlikte çalışırlar. Tanrı’yı gösterip sopayı ve cüzdanı elinde tutan rejimlere özellikle de Ortadoğu coğrafyasında sıkça rastlanır. S. Arabistan’dan Katar’a, Afganistan’dan Sudan’a bunları görürüz. Kaşıkçı’yı sandviç gibi doğrayıp paketlerken bile din, para, asker sacayağı birleşti.

Bizde son yaşadığımız antidemokratik olayların temelinde rejimin ayakta kalma kavgası yatmaktadır:

- Zaten 12 Eylül’ler ve gelen iktidarlar ile iyice zayıflamış olan sivil toplumsal örgütlerin, meslek odalarının, “bağımsızlıklarının tamamen ellerinden alınması”: böl ve yönet kuralının devreye sokulmak istenmesidir.

- Medyada birkaç tane kalan bağımsız gazete ve TV kanalının tamamen tasfiyesine yönelik uygulamalar, rejimin (ve otoritenin) çaresizliğinin de kanıtıdır. Her yanlış artık yeni bir yanlışı kaçınılmaz hale getirmiştir. Artık, “bu kadar da olmaz” noktasının bile ötesine geçilmiştir.

Devletin yasama, yargı, yürütme olanaklarını denetimi olan iktidar, “bunun sürdürülebilirliğine, artık kendisi de inanmamaktadır”. AKP tavanındaki ve tabanında sıkıntı, bölünme ve ayrılmaların arkasındaki temel neden budur. “Kimi uzmanlar”, ekranlarda sürekli olarak ısrarla, “Nasıl olur, iktidar bu gerçeği görmüyor mu” diye yanlış bir sorunun yanıtını arıyorlar! Tabii ki görüyorlar, ancak önünde tek bir yol kalmış, çıtayı sürekli olarak yükseltebildiği kadar yükseltmek.

Aynen son 30 yıldır üzerinde çalıştığım “sürdürülebilir üstünlükler kuramı”nda olduğu gibi: otoriter gücü yığımlı olarak artırmaktan başka bir yolunuz kalmamıştır. Bu biraz da iktisattaki “çarpan etkisi” diye anılan ve klasik olarak öğretilen faktöre benzer: çıtayı sürekli yükseltmeden yapamazsınız: sonunda çıta, sizin de boyunuzu aşar, altında kalırınız…


Yazarın Son Yazıları