Davuldan Kahveye Kadar

27 Mayıs 2020 Çarşamba

Osmanlılar mehter bandosunu savaşta olduğu kadar, barışta da uzak diyarlara, yanlarında taşırlarmış. Mehter, savaş sırasında askere güç verir, barış zamanında ise Avrupa başkentlerindeki resmi törenlere katılırmış. Örneğin bir antlaşma imzasında veya elçi değiştirme töreninde yer alır; bu süreç içinde o kentin caddelerinde dolaşarak konserler verirmiş. Mehterin giysileri, yürüyüşü, vurma çalgıları ve ritmik ezgileri o ülke insanlarını, müzisyenleri ve birçok dalda Batı sanatçısını etkilemiştir.

18. yüzyıldan başlayarak Batı’nın pek çok bestecisi mehter müziğinin vurmalı karakterinden, aksak ritimlerinden, gizemli tınısından ve bando üyelerinin anlı şanlı giysilerinden etkilenmiştir. O tarihlerden sonra bu özellikleri içeren ve konusunu Doğu’dan alan senfoniler, opera, bale ve kantatlar bestelenmiştir.

Batı orkestrasına giren vurma çalgılarda, ritmik dokuda, minör tondaki ezgilerde; opera ve bale yapıtlarının tiplemelerinde Türklere has ortamlar dikkat çeker. Bu arada her besteci kendi hayal gücüne göre bir Türk kimliği yaratmıştır. 

Bugün Batı orkestrasının yerleşik çalgıları arasına giren davul, nakkare, kös, çelik üçgen, zil ve çevgan gibi nice vurma çalgı, Türk mehter müziği kökeninden gelmedir. Bunlara bağlı olarak mehter müziğinin ritimleri ve tınısı da Avrupa müziğindeki “alla turca” akımını etkilemiştir.

Kahve Avrupa’ya Nasıl Girer?

1670’te, henüz ikinci Viyana kuşatması yapılmadan önce, “Fransız besteci Jean-Babtiste Lully, Moliére ile ortak yazdığı teatral yapıtı Kibarlık Budalası (Le Bourgeois Gentilhomme) adlı komedi balesinde mehter adımlarını, vurma çalgıları ve Türkçeye benzer uydurma sözcükleri kullanmıştır. 1683’teki ikinci Viyana kuşatmasından sonra, başta Viyana olmak üzere tüm Avrupa’da “Türkomanya” akımı ortaya çıkar. İngiltere’ye dek uzanan bu akım, kahveden lokuma, günlük giysilerden maskeli balolara, ip cambazlarına, karnavallara, kuklalara, binaların üstüne işlenen rölyeflere ve kruvasan çöreğinin ay şekline kadar yansır. 

Viyana kuşatmasından geri çekilen Osmanlılar arkalarında kahve çekirdekleriyle dolu çuvallar bırakırlar. Kenti savunan Avrupalılar ordusu, bu çuvalların içindeki çekirdeklerin ne olduğu üstüne fikir yürütürler. Sonradan birisi der ki: “Ben gördüm, Türkler bunları değirmende çekip kaynatıyorlardı.” Böylece Avrupa’da o yıllarla beraber müthiş bir kahve içme modası başlayacaktır. 

Müzikte bu modayı en güzel canlandıran örnek, bütün çağların en büyük bestecisi Johann Sebastian Bach’ın 1735’te bestelediği “Kahve Kantatı”dır. Kendi çağında opera yazmak modasını izleyen Handel, Rameau, Vivaldi gibi bestecilerin yanı sıra, J.S. Bach, hiç opera bestelememiştir. Oysa onun nice kantatı zamanın operalarından çok daha dramatik ve insan sesiyle çalgıları özenle bağdaştıran niteliktedir. Kahve Kantatı’nda kullandığı teknik ve tını, çağdaşlarının çok ilerisindedir. Flüt, keman, viyola, çello, kontrbas, klavsen ve doğal kornonun yer aldığı çalgı grubuna soprano, tenor ve bariton sesleri katılıyor. Kahve Kantatı’yla aslında bir “mini opera” örneklemiş: Kahve tutkunu olan kızına nasihat eden bir baba, onu oldukça pahalı olan kahveden vazgeçirmeye çalışmaktadır: ”Bu kadar çok kahve içersen, koca bulamazsın, evde kalırsın” diye yakındığına göre, kahve o yıllarda mutlaka çok pahalı olmalıdır. 


Yazarın Son Yazıları

Davuldan Kahveye Kadar 27 Mayıs 2020
Helikopterler ve müzik 20 Mayıs 2020
Sessizlik ve müzik 13 Mayıs 2020
Acılar ve müzik 6 Mayıs 2020