Erol Uras’ın öğrenme tutkusu

14 Nisan 2021 Çarşamba

Onu da koronavirüsten yitirdik. 85 yaşındaydı sevgili Erol Uras. Operamızın uzun yıllar çalışkan, beyefendi sanatçısıydı. Şu anda sosyal medyadan ve bütün opera camiasından ona methiyeler yağmakta. Aynı mevsim içinde Aida’nın Radames’i, Turandot’un Calaf’ı, Carmen’in Don Jose’si; Verdi’nin Requiem’i, Saygun’un Eski Üslupta Kantatı’nı seslendiren “dramatik tenor”umuz. Uzun bir söyleşimizde yaşamöyküsünü anlatmıştı: 

“Babam bağlama çalardı ama Saint Benoit’ta okuduğundan, papazlardan çoksesli müziği de dinlemişti. Annem ut, teyzem keman çalardı. Ben babamın memuriyeti nedeniyle Mersin-Erdemli’de doğdum. Sonra Bebek İlkokulu’nu bitirdim. Ortaköy’de Gaziosmanpaşa Ortaokulu’na gittim.”

Müziğe hevesi, öğretmeni Ziya Aydıntan’ın yönlendirmesiyle tutkuya dönüşmüş.. O güne dek bütün mahalleyi toplayıp Arabın İntikamı’nı (Otello) çok iyi bir oyunla sergileyen delikanlı, ilk kez bu işe bilinçli olarak yaklaşmış. Oysa baba mesleği ticarettir. O da Şişhane Ticaret Lisesi’ne, sonra da Sultanahmet Yüksek Ticaret Okulu’na gider. Ancak gönlünün bir köşesinde müzik vardır. Bir arkadaşı Şemsi Yastıman’dan bağlama dersleri almaktadır: 

“Ben de gidip on iki buçuk liraya bir saz aldım. Radyodan dinleyerek sazımla bir şeyler çıkarmaya başlamıştım ki bir başka arkadaşım da beni götürüp İstanbul Belediyesi Konservatuvarı’nın Türk müziği bölümüne kaydettirdi.”

Yıl 1958. O zamanlar Türk müziği bölümüne şan dersi vermeye gelen hocalar konservatuvarın seçkin üyeleridir. Rüksan Günseli adlı şan hocası ilk kez Erol Uras’a şan tekniğini öğretir. Bir yılda dört sınıfın sınavını birden vererek 1961’de orta bölümü bitirmiş ve ilk işi operanın korosuna girmek olmuştur. 1965’te yedek subaylığı bitince operaya solist olur. İlk rolüne Eugene Onegin operasında çıkar.  

YENİLİKLERE HEP AÇIK BİRİ SANATÇI

Sürekli kendini eğitmek, elindeki eğitim olanaklarını iç disipliniyle kullanmak yaşam boyu ilkesi olmuş Erol Uras’ın. Bu tutkuyla, yarıda bıraktığı yüksek ticaretin sınavlarını, aftan yararlanarak 28 yıl sonra verir, dört yıllık eğitimi tamamlayıp 1991’de Marmara Üniversitesi’ne dönüşen bu kurumun iktisadi ve idari bilimler fakültesinden işletme mezunu olur. Benim merhum eşim Prof. Dr. Eyüp İlyasoğlu’nun da öğrencisi olmuştu o dönemde.

Erol Uras, daha sonra İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Müziği Konservatuvarı’na doktora öğrencisi olarak girdi. Tez konusu Türk halk müziği üsluplarıyla ilgiliydi. Ayrıca bir süre bu kurumda ses eğitimi verir, Türk müziği öğrencilerine şan öğretti. Onlara doğru nefes alma, uzun süre şarkı söyleyebilme sırlarını açıkladı. Antik Aryalardan Napoliten’e kadar geniş bir dağarcık sunarak katı bir saplantıyı da ortadan kadırıyordu: Klasik Türk müziğini Batı şan tekniği ile söylenebilir hale getirmişti. 

Geniş bir yelpaze çizmek her zaman ilkesi olmuştu Erol Uras’ın. Büyük orkestra eşliğinde bir Granada söylerken hemen ardından Münir Nurettin Selçuk’tan Endülüs’te Raks’ını okuyabilirdi. Bir opera aryasının ardından Cemal Reşit Rey’in bir operetine uzanabilirdi. “1969-70 yıllarında İstanbul Devlet Operası kuruldu. Aydın Gün’ün genel müdürlüğünde ilk kez Aida ile perdeler açıldı. Ben hemen sonraki oyun Lucia’da rol aldım. Belediye Şehir Operası’ndan maaş alıp devlet operası kadrosunda görev yapıyordum. Aynı zamanda Türkiye Opera ve Tiyatro Sendikası genel sekreteriydim. Bizleri tıpkı birer demirbaş eşya gibi bu yeni kuruluşa devrettiler. İstifa edip yeniden giriş dilekçesi yazmam gerekiyordu. Biz 34 kişiydik. Şişli Ümit Tiyatrosu’nda özel tiyatro yapmaya başladık. Belediye ise bizi Şehir Tiyatrosu’nda görevlendirdi, solist kadrosuyla. Hatta figüranlık verdiler, kabul etmedim. Herkes bir yere yerleştirildikten sonra ben de belediyedeki görevimden istifa edip Maksim’de etkinliklerini sürdüren İstanbul Devlet Operası’na döndüm. Burada ilk rolüm Andre Chenier oldu.”

Ve o günden sonra nice büyük yapıtın dramatik tenor rolünde hemen hep Erol Uras’ı izledi İstanbullular. La Boheme, 4. Murat, Çingene Aşkı, Palyaço, Kerem, Andre Chenier, Otello, Il Travatore Cavalleria Rusticana gibi. Bir sezon içinde dokuz ayrı partide 40 kez sahneye çıktığı olmuştu. Aynı gecede hastalanan bir sanatçının yerine söyleyip hemen kostüm değiştirerek kendi rolünü yakalamıştı. Neyse ki yöneticiler bu özverisi için ara sıra bir teşekkür mektubu yollamayı göz ardı etmemişlerdi. 

En uzun aryaları yorulmak, tükenmek bilmeden, sesinin sınırlarını zorlamadan, damarlarını şişirmeden, kızarıp bozarmadan rahatlıkla tamamlayabilmesini çalışkanlığına borçluydu. Her rolün kalıbına gereği gibi girebilmiş bir sanatçıydı. Bu otuz yıl içinde hemen hiç hastalanıp sahneye çıkamadığı da olmamıştı. Ses sağlığı uzmanlarına göre bunu, bir ölçüde sesini iyi korumaktan öte, sürekli antremanlı oluşuna ve doğru ses tekniği kullanmasına borçluydu. Bu öğretiler de hep aynı hocayla çalışmış olmasına bağlıydı: Ottavio Gallo’ya. “Doğrusunu isterseniz Ottavio Gallo gelinceye kadar biz şan olayını bilmiyorduk. Önce şef olarak Butterfly’ı yönetti, sonra korepetitör olarak bizi çalıştırdı. Tam otuz yıl hep onun yönlendirmesine uydum.”

Erol Uras’ın en büyük kâbusu oyuna yetişememekti. Neyse ki hiç gelmemişti başına. Bir opera sanatçısı için en tatsız şey, sahne öncesi yaşayacağı gerilim, sinir bozucu, stresli olaylardır. Erol Uras dokuz dilde opera söyleyebiliyordu. Hatta Napoliten’i diyalektine göre değerlendirirdi. Ancak hâlâ çok iyi İtalyanca bilmediğini de belirtmekten kaçınmazdı. Modern yapıtlar için ayrı bir eğitim gerektiğine inanırdı. Ama yine de gerekirse ona göre kendini eğitip o stile yoğunlaşmayı da göze alırdı. Alt tarafı çalışma disiplinine sahip olmaktı!

Biz onu aryasını veya temsili bitirdikten sonra selam verme ritüeliyle anacağız: Sahnenin her bir köşesine gidip yüzündeki o hiç unutmadığımız gülümsemeyle izleyicisini uzun uzun selamlardı. Sanki herkesle teker teker bağ kurardı.


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Abdülkadir Günyaz 28 Nisan 2021
Müzik yazarlığı 21 Nisan 2021
Bahar Ayini 7 Nisan 2021