O güzel atlara binip çekip gittiler

12 Mayıs 2021 Çarşamba

Tarih boyu ölenin ardından halk ozanları ağıtlar, mersiyeler düzmüş, nice Batılı besteci requiem’ler, missalar yazmıştır. Bunlar genellikle bestecilerin ileri yaşlarına rastlar. Kim bilir belki de yaşlanınca ölümün yaklaştığını fark etmişler, hiç dindar olmayanlar bile son dönemlerinde mistik yapıtlar ortaya koymuşlardır! 

Beethoven’ın son döneminde bestelediği Missa Solemnis (Op.123, 1823) kilise törenleri için fazla uzun olduğundan kutsal günlerde değil de sadece konserlerde çalınmıştır. Verdi’nin Requiem’i de son döneminin ürünüdür ve pek çok ünlü, tarihi ismin ardından yorumlanmış bir ölüm duasıdır. 36 yaşındaki Mozart’ın ölüm döşeğinde yazmakta olduğu Requiem ona bir sipariştir. Mozart bağnaz değildir ve hiçbir zaman bir kilise bestecisi de olmamıştır. Requiem’i hem para kazanmak uğruna hem de yaklaştığını hissettiği kendi ölümü için besteler. Ölüme insanın gerçek dostu olarak bakar. “Gözyaşları” anlamını taşıyan “Lacrimosa” bölümünün ilk sekiz ölçüsünü besteleyebilmiş ve son nefesini vermiştir. Dinlerken zorlukla nefes alan bir insanın izlenimi uyanır.

Ölüme mersiyeler yazan yaratıcı insanların tarih boyu nasıl bir azimle acılarını sanata yansıttıklarına şaşırmamak elde değil. Zira insan bir yakınının ölüm haberini aldığında donup kalır. Artık onun için yapacağı hiçbir şey kalmamıştır. Kimi önce isyan eder kimi dine sığınıp öbür dünya için ruhuna dualar yollar. Yaşı ilerleyenler kendi sırasının da yaklaştığını bilir. Son günlerde koronavirüs kadar, doğanın kurallarıyla gelen hastalıklar da bizi nice sevdiğimiz insandan ayırdı. 

Yaşar Kemal’in dediği gibi “O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler.”

YİNE SANATA SIĞINMAK

Bugünlerde kendimizi acılar karşısında sağlam tutmak için yine sanata sığınabiliriz. Nasılsa okunmamış kitaplarımız ya da dinlemeye doyamadığımız müzik yapıtlarımız vardır. Öte yanda yeni medya olanaklarıyla “online” korolar, tiyatrolar, okumalar, danslar, konserler icat edildi. Bilgisayarın tuşlarından yola çıkıp çağlar öncesinden ruhumuza iyi gelecek seslere uzanabiliriz; hatta o seslerde yaşama tutunmak için kendimize yeni esin kaynakları bulabiliriz. Tarihteki büyük acıları anımsayabiliriz.

Birinci Dünya Savaşı’nın karabasanından sonra, Paris’te bir önceki döneme göre daha yalın ve melodik müzik yapan “Le Six” akımı doğar. Artık post-romantiklerin büyük sahneler gerektiren geniş çaplı orkestra yapıtları yerine küçük müzikhollerde, fuarlarda, açık hava şenliklerinde çalınabilecek; her yere taşınabilir ve herkese seslenebilen küçük müzik toplulukları için güleç yapıtlar bestelenir.

1920’lerde Jean Cocteau ve Getrude Stein gibi edebiyatçıların öncülüğünde Paris’te ortaya çıkan bu Les Six grubu, F. Poulenc, A. Honnegger, D. Milhaud, G. Auric, G.Taifferre ve L. Durey’den oluşur. “Altı”nın arasında adı geçmese de öncüleri, Gymnopedies ile ünlü besteci Eric Satie’dir. Satie, “Parade” (geçit töreni) adlı bale yapıtında senfoni orkestrasının içine daktiloyu da solist olarak katmasıyla müthiş bir ritmik ivme sergilemiştir. Altılar’ın üyelerinden Darius Milhaud’nun “Damdaki Öküz Balesi” de müzik sanatına gerçeküstünün ve dadaizmin kapısını açmıştır. Fransız Altıları’nın yapıtları Birinci Dünya Savaşı’nın acılarına kısa süreli de olsa merhem olmuştur. Yoksa her dönemde yitirdiğimiz “iyi insanlar” sel olup akacak ve hep “güzel atlara binip çekip gideceklerdir.”


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları