Hikmet Çetinkaya

Anayasa...

26 Şubat 2017 Pazar

İnsanın bilinçlenmesi ne demektir?
Bu sorunun yanıtını arayalım isterseniz bugün...
Bir insanın geçmişine, tarihine, kültürüne, yeraltı ve yerüstü zenginliklerine, kentlerine, doğasına, denizlerine, göllerine, akarsularına, eski sanatlarına, neyi var neyi yoksa tümüne sahip çıkabilmesi için bilinçlenmesi birinci koşuldur.
Aydınlanma çağına ulaşmayan bir toplum, geçmişine çok uzaktır...
Matbaa, Osmanlı’ya 250 yıl gecikmeyle gelmedi mi?
Geldi!
Türkiye’de yazı devrimi 1928’de gerçekleşti. O tarihe dek basılan kitap sayısı 25 bin. Bu kitapların büyük çoğunluğu, eğlencelik tarzında.
Osmanlı’da üniversite yoktu... Üniversitesiz toplum bilimden uzaktır. Bir başka deyişle beyinsiz bir insan gibidir. Ne tarihi, ne geleceği düşünebilir.
Osmanlı’nın okullarda öğrencilere belleteceği doğru dürüst bir tarih kitabı bile yoktu. Bunun için geçmişe söylencelerle (masallarla) yönelirdi.
Osmanlı’ya yönelik elle tutulur ciddi çalışmalar Cumhuriyet döneminden sonra başlatılmıştır.
Doğaldır tüm bunlar...
İslam ortaçağı Anadolu’da yırtılmadan, akıl inançtan, bilim dinden bağımsızlaşmadan hiçbir toplum geçmişine gerçek anlamda sahip çıkamaz...

***

Osmanlı tarihine Cumhuriyet’ten sonra sahip çıkılmaya başlandı; 1923’ten öncesinde bu yoldaki çabalar yok denecek kadar azdı.
Belki sıfıra sıfır, elde var sıfır.
Demokratik sistemlerin anahtar kelimeleri, insan haklarına saygı ve çoğulculuktur. Bireyciliğin siyasal anlatımı olan bu iki kavram Batı toplumlarının temelini oluşturur.
Et ve tırnak gibidirler...
İnsan haklarına saygı, başta yaşam hakkı ve fikir özgürlüğü olmak üzere, anayasayla, açık ve seçik hukuksal güvencelerle korunurlar. Hem iktidar partileri, hem muhafelet, ister sağcı olsun ister solcu yaşam hakkını ve düşünce özgürlüğünü savunurlar.
Anayasalar, özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hak ve özgürlükleri listelemiyor, onları her türlü ihlale karşı koruyup gözetiyorlardı.
Yasalar da onlara uygun olarak çıkarılmıştı...
Bu güvenceler, ulusal sınırları da aşıyor örneğin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi uluslararası kurumların bekçiliğine kavuşuyorlardı.
Devletler, onlara uyacaklarını anlaşmalarla kabul ediyorlar ki, tüm bunlar 20. yüzyılın yeniliklerinden birini karşımıza çıkarıyordu.
Onun için bilinçli toplum sayısı artıyordu Avrupa ülkelerinde. Böylece bilinçli birey, temel hak ve özgürlükleri savunuyor, lidere biat etmiyor, daha fazla demokrasi istiyordu.

***

Buraya değin yazdıklarım Prof. Dr. Server Tanilli’nin “Nasıl Bir Demokrasi İstiyoruz” kitabını okurken aklıma geldi...
Türkiye 16 Nisan’da anayasa değişikliği halkoylamasına gidiyor...
İsteyen hayır, isteyen evet diyecek özgür iradesiyle...
Üniversiteden ihraç edilen değerli anayasa hukukçusu Prof. Dr. İbrahim Ö. Kaboğlu, Birgün’de çıkan “Türkiye Cumhuriyeti değil, kişi anayasası” başlıklı yazısında diyor ki:
“Anayasanın ikinci kısmında birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenemez...”

***

Bilinçli seçmen, siyasal görüşü ne olursa olsun sorgular, sorular sorar... Bilinçli seçmen geçmişini de bilir geleceğini de...
Asıl sorunumuz şu bizim: “Sözlü kültürden yazılı kültüre ne yazık ki geçemedik, bu yüzden biat kültürüne teslim olduk...”
Toplumun “biat anayasasına” değil, “Türkiye Cumhuriyeti anayasasına” gereksinimi var...  


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Aşklar ve sevinçler... 9 Eylül 2018
Hoşça kal hüzün... 6 Eylül 2018
Bir garip yolcu... 4 Eylül 2018
Sevda düşleri... 2 Eylül 2018