Ay’ın belleğine yazılan bir hikâye

25 Ekim 2020 Pazar

İçimde bir sıkıntı, sevimsiz bir durum, bir ay önce bir yazı nedeniyle uğradığım; AK trollerin, özellikle Kürt ve Türk kadın yurttaşların, devleti temsil eden valinin, HÜDA-PAR ve HDP’li milletvekillerinin, Batman Barosu’nun ve sağduyusuna güvendiğim çoğu arkadaşım olan sıkı Kürt muhaliflerin ortaklaşa sürdürdükleri yılın linç harekâtı, beni epeyce hırpalamış, açıkça kendimi acayip yalnız hissetmeme neden olmuş. Bu sevimsiz durumdan acilen çıkmak gerek. Ben de beni her zaman başka diyarlara uçuran bir Paşabahçe mağazasına girip her şeyden uzaklaşmak istiyorum. Evime de epey bir zamandır herhangi bir hediye almadım, param yeterse belki bir şeyler alırım. Mağazada öylece dolanıyorum. Hayır, içimde hiçbir sevinç yok, bütün bir yılın birikmiş acıları peşimi bırakmıyor. Oysa mağazadaki her şey baştan çıkarıcı. Hele de elle yapılmış cam objeler. Birden birisi kolumu sıkıca kavrıyor. Dönüp bakıyorum, orta yaşlı bir kadın, gözlerinin içi gülerek “Sizi tanıdım” diyor, “Ama bir şikâyetim var, her yazınız beni ağlatıyor, bu nedenle bazen sizi okumuyorum.” Şaşkınlıkla “Vay canına bu gerçek mi” diye soruyorum: “Evet, ağlatıyorsun. Ama vazgeçme, sakın vazgeçme...” 

Kardan adam erimeden biraz neşemizi bulalım. Fotoğraf: Işıl Özgentürk.

Donup kalıyorum, oysa ben neşeyi severim, dalga geçmeyi de. Anlaşılan o ki ülke karanlığa gömüldükçe ben de neşemi, dalga geçmeyi yitirmişim. Sarsılarak kendime geliyorum, denizatlarını çok severim, işte karşımda boncuklarla işlenmiş bir denizatı. Fiyatı da makul. Hemen sardırıp eve koşuyorum ve yazı yazmak için bilgisayarımın başına geçtiğimde okurumun sözleri aklıma geliyor, “Beni ağlatıyorsun” ve aklıma keyifli bir öykü geliyor. Bu pazar da böyle olsun.

Lütfü Bey, çocukluğundan beri renkli boyalara, çiçeklere, kuşların kanatlarındaki bin bir renge vurgundu. Eline ne zaman bir kâğıt kalem geçse ya kardeşlerinin birinin resmini yapmaya başlardı ya da masada duran portakalların. Çocukluğunun en güzel anıları, bıkıp usanmadan resim yaptığı anlardı. Onları büyük bir titizlikle herkeslerden saklar, geceleri çıkarıp tekrar tekrar bakardı. Kalabalık bir ailenin çocuğuydu. Dededen kalma bir evde yaşarlar, kıt kanaat geçinirlerdi. Lütfü Bey, ortaokulu bitirdikten sonra ailesinin onu okutmaya gücü yetmediği için hemen hayata atılmak zorunda kalır. Orada burada çıraklık derken bir devlet üniversitesine hademe kadrosuyla girer. Ve bu iş onun hayatını kökünden değiştirir. Peki, ne olur? Lütfü Bey, üniversitenin resim bölümünden çıkmaz olur. O renk renk boyalara, sessizce resim yapan öğrencilere bakıp bakıp iç geçirir, bazen bir cesaret gelir, herkeslerden gizli resim yapar. Bu arada evlenmiş, okulun hademelik kadrosundan gece bekçiliği kadrosuna geçmiştir. Okulun lojmanında yaşamaya başlamışlardır. 

Gece bekçiliği Lütfü Bey için büyük şansmış. Bu nedenle sık sık Tanrı’ya şükredermiş. Gece bekçiliği ona başka şeyler yapması için zaman bırakıyormuş. O da bunu en iyi şekilde değerlendirir, bir yıl boyunca büyük bir inatla çalışıp lise sınavlarına girer. Öylesine azimlidir ki bütün derslerini bir kerede verir ve lise mezunu olur. O lise bitirme sınavlarına girerken karısı üçüncü çocuğuna gebe kalır. Bu arada Lütfü Bey’in başarısından dolayı cesareti artmıştır. Üniversite sınavlarına girmeye karar verir. Okumak istediği tek bir yer vardır: Gece bekçiliği yaptığı üniversitenin resim bölümü. İşi zor. Ama o kararlıdır, günlerce çalışır, kendisini çok seven resim öğrencilerinden resim dersi alır. Sonunda önce ÖSS’yi başarır, ardından yetenek sınavından geçer. Artık o gece bekçisi olduğu fakülteye devam hakkı kazanan bir ressam adayıdır. 

Gece bekçilik yapıp gündüz çalışmak zordur. Öte yandan resim, onun sandığı gibi hemen öğrenilen bir şey değildir. Çok okuması, çok pratik yapması gerekmektedir. Yorgunluktan sık sık elinde fırça, uyuyakalıyordu. İşte o zamanlar onun okuma macerasını ve azmini çok yakından bilen hocalar, sınıf arkadaşları, Lütfü Bey’in birazcık uyuyup dinlenmesi için daha da sessiz çalışıyorlarmış. Böyle dört uzun yıl geçer. Lütfü Bey’in dördüncü çocuğu olur ve okul biter. O artık bir resim öğretmenidir. Yıllardır kurduğu düş gerçekleşmiştir. O şimdi kendi gibi hevesli, yetenekli öğrencilere resmin sırlarını öğretecektir. Doğayı sevmeyi, renklerin büyülü dünyasında yol almayı öğretecektir. 

Size başarılmış bir düş öyküsü anlattım. Aman sakın ola ki düşlerinizden vazgeçmeyin, diye. Ve hep birlikte yineleyelim: “Kimselerin onlardan haberi yok dedilerse de inanmayın. O gece gökte kocaman bir Ay vardı ve o her şeyi gördü ve bütün düş maceraları Ay’ın belleğine yazıldı.” 


Yazarın Son Yazıları

Belleğimdeki deprem 1 Kasım 2020
Koronayla söyleşi (3) 13 Eylül 2020
Alkollüydüm abi! 23 Ağustos 2020