Baharı görmeden yaz geldi geçti (Karantina günlüğü - 5)

19 Nisan 2020 Pazar

Neyse beklenen itiraf geldi. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın vatandaşlarına şöyle seslendi: “Sokağa çıkma yasağının ekonomik maliyeti çok ağır olur.” Hah şöyle açık açık konuşmaya başlayalım. Şimdi cümleyi açalım: Tüm dünyada bu salgını önlemek, yoğunluğu azaltmak için en etkili yöntemin, belli bir süre tüm yurttaşların bulundukları mekânlardan çıkmaması olduğunu artık bilmeyen kalmadı. Hemen her ülke sokağa çıkma yasağını uyguladı, uyguluyor. Kalabalık Hindistan’da, yoksul Nijerya’da bile.

Ülkemizdeyse bir ayın sonunda ancak hafta sonu sokağa çıkma yasağı uygulanabiliyor. Bu durum benim aklıma yarım gebelik olur mu olmaz mı sorusunu getiriyor. Öyle ya gebelik ya vardır ya da yoktur. Tıpkı gebelik gibi sokağa çıkma yasağı da ya vardır ya da yoktur, iki gün var, beş gün yok olmaz.

Bu yarım sokağa çıkma yasağı belli ki mecburiyetten. İtiraf edildi artık, yasağı uygulayan ülkelerde devlet ülkenin kefen parasını çarçur etmediği için, çalışmayan yurttaşlarına şak diye nakit para ödüyor. Biz de kıskanarak onlara bakıyoruz. Ben bunları yazarken penceremden bütün bir hafta boyunca canhıraş bir biçimde çalışan inşaat işçilerini izliyorum. Hiçbir önlem almadan, tuğlaları diziyorlar, tahtalardan kalıplar yapıyorlar, kocaman bir masanın çevresinde toplanıp ekmeğin içine biraz peynir, biraz salam koyarak kola eşliğinde yemek yiyorlar, sonra yer yataklarına yatıp dinleniyorlar. Diğer penceremden ise yol işçilerinin harıl harıl çalıştığını görüyorum, çok büyük ses yapan makinelerle hâlâ ne yaptıklarını çözemediğim bir iş yapıyorlar. Yorulduklarında ellerinde sigara, birbirlerine cep telefonlarından fotoğraf gönderiyorlar ve ben sonunda onları kıskanmaya başlıyorum. Neden mi? Ben ve çevremdeki evlerde yaşayanlar, marketten gelen limonları, portakalları bile dezenfektanla yıkarken, maskem de maskem diye tuttururken onlar en azından iş yapma özgürlüğüne sahipler.

Böyle düşünürken aklıma mahkûm iki Barış’ın yüzkarası İnfaz Yasası’yla salınan tecavüzcülerin, katillerin dışarı çıkışlarını izlerken nasıl bir acı duydukları, kendileri için değil, ülkeleri için nasıl kahroldukları geliyor ve kendime kızıyorum. Sonra birden geçen gün gördüğüm rüyayı anımsıyorum. Rüyamda Atatürk Havaalanı’nda dev iş makineleri pistleri gaddarca kırıyorlardı ve ben o pistlerden birinin üstünde yatıyordum, dehşetle uyandım. Ve sokaklara çıkıp bağırmak istedim: “Bu kin neden?” Haklıydım, o alanda sahra hastanesi yapılacak pek çok boş bina var, neden pistler kırılıyor? Neden? Bir savaş ya da deprem olduğunda ilk sulara gömülecek ya da bombalarla yok edilecek yerlerden biri İstanbul Havaalanı ve siz koskoca bir kentin kaderiyle oynuyorsunuz. En kötü zamanlar için onu tek bir alana (Sabiha Gökçen) mahkûm ediyorsunuz. Birden bu soruları sormanın hiçbir işe yaramadığını gördüm, çünkü iktidar ve yandaşları hiç ölmeyeceklermiş gibi yaşıyorlar. Belki de haklılar çünkü işte salgın, bize gösterdi ki yurttaşlar, sağlık çalışanları, emekçiler ölebilir. Nasılsa yerlerini alacak çok insan var. Yeter ki onlar şatafatlı hayatlarına devam etsinler.

Bu nedenle Salda Gölü’nün nadir kumlarını evlerinin yüzme havuzlarına taşıtıyorlar, bu nedenle elektrik şirketleri üç aylık ortalama diye üç ay içinde hiç verilmemiş miktarda yüksek elektrik harcadığımızı gösteren faturalar gönderiyorlar. Bu nedenle öyle çok para basıyorlar ki dolar ve altın inanılmaz yükseliyor ve fiyatlar uçuyor. Sarmısağın kilosunun 90 lira olduğunu onlar bilmiyor, limon 19 lira, bilmiyorlar, et 90’ı geçti bilmiyorlar, bilseler de umurlarında değil, çünkü onlar son derece korunaklı konutlarında kebap partisi yapıp Instagram’da paylaşmakla meşguller.

Şimdi gelelim televizyon kanallarını kuşatan reklamlara. Reklamlar birden şaha kalktı. Son derece sağlıklı çocuklar, çok hoş mutlu anneler, sürekli gülümseyen babalar, en çok da çocuklar için takviye besin reklamı yapılıyor. Aman aman evde kaldıkları için nasıl da mutlular. Ülke gerçeğini bu denli saptıran reklamları epeydir görmüyorduk, şimdi insanları en zayıf yerlerinden yakalayıp (çocukları için) para kırmaya çalışan ilaç şirketlerine gün doğdu. Evlerinde canları sıkılan kendilerini asla işçiden saymayan beyaz yakalı köleler, internetten sürekli alışveriş yapıyorlar. Evden çalışıyorlar ya, oh be! Arkadaşlar ufaktan size gelen paralar da azalacak. Çünkü evde kalmanın telaşıyla fütursuzca kullanılan kredi kartlarının limitleri ansızın bitecek. Hiçbir banka kredileri ertelemiyor, yanlış söyledim; erteliyor ama üç ay sonra üstüne faiz binerek sizden onları alacaklar. Ev sahiplerinin merhameti bir iki aylık. Sonra hep birlikte şu şarkıyı söyleyeceğiz: “Baharı görmeden yaz geldi geçti.”

Belli ki bu yazıyı yazan yazarın canı epey sıkılıyor. Nasıl sıkılmasın, Diyarbakır’da gencecik bir kız çocuğu korona olmuş, babası “eve gelme” diye emir vermiş, annesi de kızı sıkıştırıyormuş: “Sakın hastalığını söyleme sonra evlenemezsin.


Yazarın Son Yazıları

İmdat, Z kuşağı! 5 Temmuz 2020
İhtiyarlara yer yok! 28 Haziran 2020