Bin Tanrılı Topraklarda...

15 Nisan 2015 Çarşamba

Birden hava bozdu. Gök tanrısı korkunç bir şekilde gürledi ve ben ürktüm. O zaman ağzımda söz azaldı ve söz yukarı doğru çıktı. Yıllar geçtikçe bu düşlerimde de kendini duyurmaya başladı. Bu düşlerden birinde tanrının eli bana değdi ve konuşma gücümü tümüyle yitirdim.” Hitit kralı, 11. Muwatalli’nin Hitit metinlerine geçmiş bu korkusu boşuna değil, gerçekten Hititlerin başkenti Hattuşa’da (Boğazkale) dolaşırken, birden hava karardı ve gök inanılmaz korkutucu bir görünüm aldı ve ben Hitit kralı gibi, sözlerimi unuttum. “Bin tanrılı Hitit uygarlığı”nın en görkemli tanrısının Fırtına tanrısı (Teşup) olmasının bir nedeni varmış. Ve onun sağ yanında da tanrıça Arinna (güneş) yer alıyor. Bu Arinna daha sonraları bereket tanrısı Kibele adını alacak. 
İpuçların verdim, belli ki, Hitit uygarlığının topraklarındayım, Fırtına tanrısı izin verirse, şöyle bir dolaşıp, bana göre gene bir Hitit kenti olan Çorum’da konaklayacağım. Ama önce, Alacahöyük’e gitmek istiyorum. Alacahöyük Hititlerin dini merkezi ve tanrıların buluştuğu bir yer. Bu kadar mı? Hayır. Alacahöyük benim için başka anlamlar içeriyor. Çünkü Mustafa Kemal Atatürk’ün isteği ve parasal katkısıyla başlayan ilk milli kazı yeri Alacahöyük’tür. Ve çok güzel bir hikâye vardır, Mustafa Kemal hastadır, ama Alacahöyük’teki kazıyı merak etmektedir. Bir şafak vakti, yaverine haber vermeden şoförünü uyandırarak “Alacahöyük’e sür” der. 
O zamanlar yollar bozuk, en az beş saatlik bir yol var ama bu, hasta Mustafa Kemal’i yıldırmaz. Şoför gaza basar. Sabah vakti, Alacahöyük’e varırlar, kazıcılar sabah yüzlerini yıkarken Mustafa Kemal’i karşılarında görüverirler. Şaşırmayı düşünün, hemen bir kahvaltı masası hazırlanır ve kahvaltı başlar. O gün öğleye kadar Mustafa Kemal orada kalır, bu arada Ankara’da bir telaş bir telaş, o zamanlar cep telefonu yok, kazı yerindeki zor bağlanan bir telefonla Ankara’ya haber verilir ve herkes derin bir oh çeker. Ben bu hikâyeyi çok severim. Ve bana göre Mustafa Kemal bir arkeoloji vurgunudur. 
Alacahöyük’te şöyle tek başıma dolaşıyorum. Ve Mustafa Kemal’i ne kadar özlediğimi düşünüyorum. Ve yanımdaki bir genç arkadaşa soruyorum, “Vatan nedir?” O yanıt veriyor “Vatan gelecektir?” “Peki, biz bu geleceği nasıl koruyoruz?” 
Neyse Çorum’a gelelim, tam bir bozkır kenti olan Çorum’da Eğitim-İş Sendikası’nın konuğuyum. Benimle birlikte Hatay’dan gelmiş şair, halk ozanı Nebih Nafile, Ege’den Çorum’a uzanmış, yüze yakın çocuk kitabıyla rekor kıran ve İzmir’in varoşlardaki okullarda adı neredeyse azize çıkan Savaş Ünlü ve gene yazar Ece Özbaş ve yayıncı Derya Ayyıldız da konuk. Bizi dinlemeye gelenlere bir sürpriz yapıp, film atölyemizde bir Avrupa Birliği projesi olarak hayata geçirdiğimiz Yesemek: “Bir Hitit Açıkhava Heykel Atölyesi” belgeselini izletiyorum. Salonda şaşkınlık. Hep birlikte müthiş bir yolculuk yapıyoruz. Hititlerin pe şinden Çorum’dan yola çıkıp Antep’in İslahiye ilçesine gidiyoruz ve 1500 yarı mamul Hitit heykelini hikâyesini dinliyoruz. Sonra sazlı sözlü konuşmalar birbirini izliyor, herkes hoşnut. “Ağlayan Şehir Hattuşa” oyununu yazıp, bunu üniversiteli öğrencileriyle Yazılıkaya’da sergileyen Erdal Şahin, öteki adı Karınca Erdal, “Hattuşa’nın da bir belgeseli olmalı, evet olmalı!” diye yeni bir projeyi hemen oluşturmaya başlıyor. Günün sonunda bir mermer işçisi İsmail Karataş yanıma geliyor, yüzünde yerleşmiş bir hüzün, “Ben mahallemiz basılıp yakıldığında 15 yaşındaydım” diyor. “Yanan insanlığı gördüm” diyor. “Terzi Hidayet’in, ki benim ustamdır dükkânı yanarken ben de yanmak istedim.” Ve birden ağlamaya başlıyor. Çorum başka bir yer, bu topraklar başka bir mucize ben gene buralara gelmeliyim. 
Bu arada bir Hitit uzmanı olan Prof. Ahmet Ünal’a ve gene Hitit uzmanı, Hitit Üniversitesi öğrencilerine Hitit’i canla başla öğretmeye çalışan Özlem Sir Gavas’a grubumuz adına teşekkür ederim. Hitit’in sırlarını öğrendik. 
Not: Hitit topraklarından dönüşüm çok sert oldu. Ağrı’da bahar şenliklerini bir kara el kana boyamak istedi, İstanbul Film Festivali’nde Ertuğrul Mavioğlu ve Çayan Demirel’in birlikte yönettikleri Bakur /Kuzey filmi Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yönetmenlikte yer alan bir madde bahane edilerek açıkça sansürlendi, neyse ki, tüm sinema sektörü bu sansürün karşısına dikildi. Şimdi sonuna dek dayanışma, sonuna kadar birlikte olma zamanı başladı. Ve tabii Mehmet Ağar soruşturması, bir türlü konuşmayan bu kişiye tek bir söz söylemek isterim: Ölenler birer sayı değil insandı. Babaydı, kardeşti, eşti, oğuldu, dosttu. Ve çocuktu... Mehmet Ağar bunu anlar, umarım.  


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Kıyamet neden kopmuyor? 29 Ağustos 2021