Buruk bir gülümseme oluyor yüzün

11 Ekim 2015 Pazar

Sennur dün seni toprağa verdik. Ben de o gece rüyamda hep seni gördüm. Gene benim seni tanıdığımdan beri değişmeyen postalların ayağındaydı, simli bluzun, evaze eteğin de sırtında, elinde kitap, yemiş ve biri üşürse veririm diyerek taşıdığın hırkayla tıka basa dolu çantaların vardı. Bir tek sesin yoktu. O gür sesin yoktu. Sadece mırıldanıyordun. Dolaşmaya çıkmıştın, önce trikotaj atölyesinde mesaiye kaldıkları için benizleri sararmış küçücük kız işçilerin yanına gittin, sessizlerdi, sen onların kulağına fısıldadın: “O yıl çok soğuktu/ 1946/47 Eskişehir/savaş bitmiş miydi?/ Kardeşim olacak biliyordum/ annem zayıftı dal gibi/ ben öksürüyordum/ tavuklarımız yoktu/ anlamam sanıyorlardı/ et demişti doktor/ her gün.” Kızlar kulağına kim fısıldıyor diye şöyle bir durdular, içlerinden biri ağlamaya başladı kardeşini anımsadı, küçücüktü, doktorlar ona da et demişlerdi.
Kızların başını okşayıp yoluna devam ettin, en sevdiğin yerdeydin artık, tersanede ama birden keyfin kaçtı. Tersane adeta terk edilmiş gibiydi. Çekiç sesleri gelmiyordu. Birkaç gemi eskisinden başka hiçbir şey yoktu. Birden çok kötü oldun. Kıyıya oturup tersanelerde çekiç seslerinden oluşan o müziği yeniden duymak istedin. Tam da o sırada bir martı yanına geldi, korkusuzca, bildi mi ne senin merhametli biri olduğunu. Çantandan bir simit çıkarıp martıya uzattın, geldi. Simidini alıp uzaklaştı, sen arkasından seslendin: “Hiç düşünmemiştim annemin resmini kuşlarla/ çekmeyi/ kedileriyle de çekmedik ya/ resimsiz kaldı saksıları/ çiçekleri/ annem de erkenden gitti.” Denize dalıp gittin. Sonra usulca kalktın, yolda rastladığın bir Çingene karısından kırmızı bir karanfil aldın. Çingene karısı dolgun memelerini korkusuzca açmış tombul oğlunu emziriyordu. “Sütün bereketli olsun” dedin ona, o da “Bereketi sana da ulaşsın” dedi, oğlunu emzirmeye devam etti.
Berkin Elvan’ın yaşadığı evin kapısını çaldın, annesi kapıyı açtı, kucaklaştınız, sonra iki kadın Berkin Elvan’ın o “kuş kaşlı” çocuğun fotoğrafı önünde oturup, sessizce konuştunuz. Sen, “Hoşça kalın” dedin, Berkin’in resmini okşayarak, mırıldandın: “Evliyim/ İki çocukluyum/ Ozanım/Düzeltirim/ Çocuklarımdır/ Bütün çocukları dünyanın.”
Yürüyorsun, gece, incecik bir yağmur yağıyor, bir ışık bir seks işçisi kadını aydınlatıyor. Yaşı belli değil, ağzında bir sigara, ıslandığının bile farkında değil. Usulca yaklaşıyorsun yanına, farkında değil, kötü boyanmış sarı saçlarını okşuyorsun, “Satın alınmış düşleri, bıkıp fırlattığımızda/ Ardınıza bakmayın / Oradayım? Ayışığında öpüşme düşü/ Eskitilmiş bir kadife bluz/ Sim işlemeli/ Ve yenilenen balayı, dantel askılı/ Yaramaz işime ben üşüyorum. / Sıcak bir şey gereken/ Düşlerime.”
Bir an ikinizde ışıkla doluyorsunuz, yürümeye devam ediyorsun, ayakların seni en bildiğin yere götürüyor, evine, usulca kapıyı açıp içeri giriyorsun, endişe, merak içindesin. Adnan ne yapıyor, kız nerede, torun nerede, oğlan ne yapıyor? Birden salonun tüm ışıklarının yandığını görüyorsun. Her yer ışıldıyor. Tüm sevdiklerin bir masanın çevresinde oturmuş konuşuyorlar, gülüyorlar, meraklanıyorsun bunlar niye gülüyor, ne anlatıyorlar, sessizce masaya yaklaşıyorsun, o zaman görüyorsun, masanın üstü senin fotoğraflarınla dolu. İşte bir mitingde, yanında Adnan en kararlı halinle yürüyorsun, işte tersane işçileri grevde, onlara şiir okuyorsun, bir de en sevdiği Boşnak böreği yapıyorsun.
Gülüyorlar, ağlıyorlar onlara içinden sarılıyorsun, evi terk ederken incecik yaşlar süzülüyor yanaklarından, buruk bir gülümseme oluyor yüzün.  


Yazarın Son Yazıları

Belleğimdeki deprem 1 Kasım 2020