Vallahi şaka değil!

04 Temmuz 2021 Pazar

Tam yüz çeşit gülün kokularıyla efsunlanmış bir bahçe, yemyeşil çimenler arasında yıldızlara göz kırpan mumların yandığı fenerler ve ben minderle uzanmış, dört saattir cazın büyüsüyle kendimden geçmişim. Maskem yok, kendi kendimi çimdikliyorum ve “Işıl, New York Central Park’ta değilsin, tarihi Prag kentinde değilsin, kendi ülkende Afyon Caz Festivali’ndesin! Çocuk çocuk Afyonlularla birlikte caz dinliyorsun!”

Vay canına Afyon Caz Festivali yirmi bir yaşına basmış. Ve reklama girmez her yıl Afyon’da yapılan klasik ve caz festivalinin daimi mekân sponsoru NG Afyon Oteli yöneticilerine, çalışanlarına otelin bahçesini büyülü bir alana dönüştürdükleri için kendi adıma teşekkür ediyorum. Caz bu bahçeye çok yakışıyor ve Afyonlular artık otelin yolunu ezberlemişler, özellikle de çocuklar. Üç gün süren festival süresince en çok çocuklar müziğe doydular.

Baştan başlamam gerek, festivalin ilk günü, arkadaşım, dostum ve festivalin her şeyi Hüseyin Başkadem ile birlikte heyecan içinde Prag’dan gelen iki caz grubunun havalanından ülkeye geçip geçmediklerinin haberini bekliyoruz, neyse sadece ateşlerine bakılıp test yapıldıktan sonra hiç vukuatsız onları Afyon’a getirecek arabaya biniyorlar, dört saat sonra otele gelip biraz dinlendikten sonra prova için mekâna geçiyorlar. Ama mekânda acayip bir güneş var, cazcılar sokak çocuklarıdır, hemen baştan aşağı bembeyaz çarşaflara bürünüp çalmaya başlıyorlar. O da ne, otelin başka bir bölümünde yaş günü kutlayan çocuklar salıncakları, kaydırakları bırakıp bizim beyaz çarşaflarla hayaletlere benzeyen cazcıların çaldığı mekâna geliyorlar, bir süre müziği dinledikten sonra hemen hepsi kaydıraklara geçiyor ve biri, yedi yaşlarında bir oğlan çocuğu, çalan müziğe ayak uydurup başlıyor dans etmeye. Ritme uyarak taklalar atıyor, çılgınca dönüyor, cazcılar onunla birlikte coşuyor, müzik bittiğinde çocuk cazcılara doğru koşuyor ve tek tek sarılıyor.

Bu Afyon beni her zaman şaşırtır, gene bir festivalde arkadaşlarla birlikte Afyon Müzesi’ne gitmiştik, müze tadilat nedeniyle kapalıydı. Hüseyin ne yaptı ne etti, müzeyi açtırdı, müzede Frigya medeniyetine ait muhteşem kadın tanrı heykelleri var, ben onlara hayran hayran bakarken birden yanımda yedi sekiz yaşlarında bir kız çocuğu beliriyor, üstünde okul forması benim hayranlıkla baktığım bir heykelin yanında duruyor ve heykelle konuşuyor, ben şaşkınlıkla ona bakıyorum o anlatıyor: “Bu heykeli çok seviyormuş, okulu çok yakın olduğu için öğle tatilinde koşarak müzeye gelip heykeliyle konuşuyormuş. Tadilat için müze kapatılınca heykelinden uzak kalmış, şimdi açıldığını görünce müdürden izin alıp koşarak gelmiş.” Şimdi siz “Işıl gene hikâye yazıyor” diyeceksiniz, eh insaf böyle bir hikâyeyi nasıl uydurabilirim...

Biraz da Prag’dan gelen caz gruplarından söz etmeliyim. Gencecik bir kadın solistleri var, sarı saçlarıyla şipşirin bir kız, caz denince Afro-Amerikalı kadın cazcılara alışmış olan ben epey yadırgadım hatta arkadaşlarla hep birlikte kıza bir siyah peruk almaya karar verdik, yüzünü de boyayacaktık. Ama kız beni caz gırtlağıyla mahcup etti. Kısaca dostlarım bu pandemi döneminde yaşadığım rüya günleri hiç bitsin istemedim. Ve ülkemin müzikçilerinin sokaklarda sabahlara kadar artık hangi çalgı olursa onunla büyülü kentler oluşturduklarını hayal ettim.

Hüseyin’le eski festivalleri konuşmak da bana çok iyi geldi. O okullara, öğrencilere gittiğimiz günleri andık. Yazar, çizer, müzikçi dostlarla okul sıralarına oturup meraklı gözlerle bizi izleyen ve dinleyen çocuklar şimdilerde kim bilir neredeler? Acaba aralarında yazar, çizer, müzikçi olanlar var mı? Mutlaka vardır. Bu iş böyle, ne kadar yok etmeye çalışılsa da insanın en güzel yanı her zaman topraktan fışkıran bir dal gibi, ölmüyor yeniden yeniden doğuyor.

Hüseyin’in yaptığı klasik ve caz festivallerinin en güzel yanı bu, çocuklara seslenmek, onların belleğinde bir iz bırakmak. Çocuklardan söz ediyorum ya her gittiğimde ziyaret ettiğim Frigya Vadisi’ne bu kez de gittim. Vadinin Ayazini köyünde yıllarca sürecek bir restorasyon çalışması başlatılmış, yüzyıllık evler asıllarına uygun biçimde yeniden hayata geçiriliyor, bölgede bir kahvede otururken yuvarlak gözlükleri ve tişörtünde Mısır hiyeroglif yazısı basılı küçücük bir kız çay servisi yapıyor. Küçücük meğer liseyi bitirmiş üniversite imtihanlarına girmiş, babasına yardım ediyor, ne olmak istediğini soruyorum hiç düşünmeden “mimar” diyor. Köylerindeki restorasyon bu restorasyonda çalışan gencecik mimar kızlar onun kahramanları olmuşlar. O da sırtında bölgede çalışan mimarların giydiği fosforlu monttan giyip dağ taş demeden dolaşmak, keşif yapmak istiyor. Yapacak da. 

Sevgili okurlarım, biliyorum canınız sıkkın, ülkenin gündemi, yapılan elektrik ve doğalgaz zammı, yok olan hukuk, darmadağın bir ülke canınızı sıkıyor benim de ama bu ülkede güzel şeyler de oluyor çünkü bu topraklar 42 uygarlık görmüş, bu uygarlıklar harmanını yakıp yıkmak öyle kimsenin harcı değil. Hiç kimsenin! Bu böyle biline!


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Kıyamet neden kopmuyor? 29 Ağustos 2021