Her şeye rağmen var mıyız?

19 Temmuz 2020 Pazar

Delikanlının çakısı bir yürek çiziyor yeşile boyalı tahta sıraya. Üstünde bilmem ne bankası yazıyor.

Bir cami oluğunda iki beyaz martı çiftleşiyor.

Ufukta bir uçak.

Kadın, ninni söylüyor bacağında salladığı bebeğe: Dandini dandini dastana, danalar girmiş bostana...

Bir işçi, avuçlarına tükürüp sarılıyor kazmaya.

Bostana yeni bir ucubenin temeli atılıyor.

Bir uçak yükseliyor ufukta.

Taze çakılan imzanın üstünde:

“Tayini uygun görülmüştür” yazıyor.

Hücresindeki adam, üç buçuk metrelik voltasını atıyor.

Parmaklıkların ardından bir uçak yarıyor gökyüzünün mavisini.

Delikanlı genç kızı kucaklamaya çalışıyor. Olmazlanıyor kız.

Hamal ahalanarak kaldırıyor yükünü. Islanan donunu fark etmiyor.

Omuzları çökük adam, önündeki tabancaya bakıyor. Kadın, bakla falı açıyor.

Bir anahtar dönüyor kapıda.

Kapı bir meçhule açılıyor.

Dönerci bıçağını biliyor.

Bir kedi yalanıyor.

Burnunu karıştıran çocuk, tokat yiyor anasından.

Mendil satan çocuk: “Abi alsana” diye yalvarıyor.

“En sevdiğiniz balık?”

“Kalkan...” diye gülüveriyor kadın, adama.

Ufukta bir uçak düşüyor. Bebek ninniye kanıp uyumuyor.

Genç kız, acemice uzatıyor dudaklarını.

Paydostaki işçi, “İki yüz elli gram beyaz peynir, beş ekmek” diyor bakkala.

“Tayini uygun...”dan sonra gözleri yaşarıyor adamın. Kadın: “Üç vakte kadar...”

Demir parmaklıklar ardındaki gökte bir beyaz iz.

Bir çocuk ağlıyor.

Bir tabanca patlıyor.

Dönercinin bıçağı keskin.

Kalkan çok taze.

Anahtar içeride dönüyor iki kez.

Meçhul dışarıda artık.

Uçak çakılıyor yere.

Bir marş çalınıyor.

Kadın hıçkırıyor.

Hamal işeye işeye yürüyor.

Hücredeki adamın adı çağrılıyor.

Martılar kalkıp uçuyor cami oluğundan.

Kedi geriniyor sere serpe.

Genç kız başını dayıyor delikanlının omzuna.

Ve yaşam sürüyor. Herkese ve her şeye rağmen.

Ne değişti?

Tatildeyim, dostlarım. Hem ka- famı, hem parmaklarımı dinlendirmek; hem de zaten haftada bir çaktığım röveşata açısını boş bırakmamak için sizlere yaşama dair eskimeyen yazılarımdan bir demet sunmaya karar verdim. Yukarıda okuduğunuz satırlar da 10 Ağustos 2005 tarihinde, yani tam tamına 15 yıl önce yayımlanan bir yazım.

Ama okuduğumda dehşete kapıldım.

İnsan yaşamının değişmez sandığım birkaç manzarası, toplumsal çağdaşlığın alışıldık görüntüleri sadece birkaç ayda, kimsenin, hiç kimsenin ne hayal, ne de tahmin edebileceği bir dönüşüm geçiriyordu.

İnsanlar maske takıyor, birbirlerine uzak duruyor ve takmayanlarla yaklaşanlardan korkuyor. Ufuktaki uçaklar da hayli seyreldi. Genç kız başını delikanlının omzuna dayamakta tereddütlü. Tahta sıraların üstüne kalp de çizilmiyor artık. Hamal işsiz. Lokanta ıssız. Mendil satan çocuğun yanından geniş bir kavis çizilerek geçiliyor. Maskeli dönerci, kan ter içinde müşteri bekliyor.

Görünmez bir canlıdan duyulan korku, koronavirüs salgını insanların yaşam biçimlerini küresel çapta değiştirmekle kalmadı; devletleri çatırdatıyor, çünkü ekonomiyi çökertiyor.

En derin göçük bizim ellerde olduğundan, en vahim çatırtı da Türkiye’den yükseliyor.

Çöküşün gürültüsü cami hoparlörlerinden yükselen ezanlar ve salâlarla bastırılmaya çalışılıyor.

Yabancı turist gelsin amacıyla salgın istatistiklerini artık hiçbir inandırıcılığı kalmayan sayılara çeken iktidarın, iktidarda kalabilmek için harcadığı son fişeklerden biri “yabancı turist gelmesin” sonucu verdi.

Emin olabilirsiniz ki AB üyesi ülkelerin 16 Temmuz’da Türkiye’ye sınırlarını kapalı tutmaya devam kararının altında, pek çok nedenin yanı sıra AKP iktidarının Ayasofya’yı cami olarak açma kararı da var.

Değersiz yalnızlık

Atatürk’ün imzasını taşıyan bir kanun maddesinin iptali ile camiliğe rücu eden Ayasofya’daki kılınacak ilk namazın T.C’nin tapusu Lozan Antlaşması’nın yıldönümü 24 Temmuz’a denk getirilmesi elbette rastlantı değil.

Siyasal İslamcı muktedir ve şürekâsı, on sekiz yıldır şavulladıkları hedefe ulaştı. Zaten iliği emilip kemikleri kırılan laik Cumhuriyet parantezini kapatıyorlar.

Ancak onların parantez dedikleri, parçalanması kararlaştırılanı parçalatmayan harçtı. Cahilce, inatla, açgözlülük ve hırsla şavulladıkları şey; aslında el koyduklarını sandıkları devletin ve ülkenin yıkımı, artık Rusya’nın da dahil olduğu bir paylaşımla sonuçlanabilecek riskli bir viraj, vahim bir hedef.

Yakın coğrafyada hiç, uzak coğrafyada pek dostu kalmayan Türkiye, artık değerli bile olmayan bir yalnızlık içinde.

Oysa küreselleşen ekonomi ve geopolitikada, yalnızlıklar boşluk olarak algılanıyor, doldurmak için fırsat kollanıyor.

İşte Türkiye’yi yöneten zihniyet, şaşırtıcı bir aymazlık ya da çok çaresizlikten böyle bir boşluk yaratıyor.

Yaşam tabii ki herkese ve her şeye rağmen bir biçimde sürer. Ama aynı insanlarla değil.


Yazarın Son Yazıları

Varlık, yokluk, NAVTEX! 20 Eylül 2020
‘Survivor’ gazileri 6 Eylül 2020
Künye 23 Ağustos 2020
Maarem 16 Ağustos 2020
Tavşanlar da ateş eder! 9 Ağustos 2020
Suat Derviş’in romanı 2 Ağustos 2020