Suat Derviş’in romanı

02 Ağustos 2020 Pazar

Suat, soğuk bir aralık sabahında tuttu Babıali’nin yolunu.

Çantasında Son Telgraf ve Gece Postası’nda tefrika edilecek Fosforlu Cevriye’nin son bölümleri vardı.

Beresi, mantosu ve mavi gözleriyle yine şahane görünüyordu.

Aynı yolu takip etti. Önce tramvayla Taksim’e, oradan da dolmuşla Eminönü’ne ulaştı.

İsmi aynı kalsa da birçok sahip ve kadro değiştirmişti Son Telgraf.

Fevzi Lütfü Karaosmanoğlu’nun, Sadri Ertem’in, Suphi İleri’nin 1924’te kurdukları Son Telgraf, tek parti anlayışına karşı çıkıp Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı destekleyince, Takrir-i Sükun Kanunu gereğince kapatılmıştı.

Gazete 1937 yılında Ethem İzzet Benice’nin sahip ve başyazarlığında CHP’nin borazanı olarak yeniden yayın hayatına başlamıştı.

“Neyse ne!” dedi, bütün bunları düşünerek gazetenin kapısından giren Suat Derviş.

Yazıyla hayatını kazanmak zorundaydı.

Öte yandan, böylesi bir baskı döneminde düşüncelerini romanların satır aralarına gizleyerek anlatmaktan başka çaresi vardı da o mu yapmıyordu?

Son Telgraf, Gece Postası, Haber ve öteki gazetelerde çalışan hemen herkesle ahbaptı Suat.

Yazıişlerinde çalışanlar olsun, köşe yazarları olsun, hemen tüm Babıali mensupları Suat’ı gayet iyi tanıyor, saygıda kusur etmiyorlardı.

Bu nedenle bazen girdiği bir gazeteden çıkması saatler alabiliyordu.

O gün de öyle olmuştu işte.

Son Telgraf’ın çeşitli odalarında geçirdiği saatler sonunda, Tan’a biraz biraz gecikmiş olarak yürümeye başlamıştı.

Sertel çiftini ziyarete giderken geçtiği bildik yolların, o gün her zamankinden daha kalabalık olduğunu gördü.

Bir grup göstericinin “Kahrolsun komünistler! Kahrolsun Serteller!” diye bağırarak Tan’a doğru yürüyüşe geçmiş olduğunu fark edince telaşlandı ve gazeteye yakın bir kitabevine girdi, olupbiteni oradan acı içinde izledi.

Bir kara gün daha

4 Aralık 1945, basın tarihinin en kara günlerinden biri olarak tarihe kazındı.

İstanbul Üniversitesi’nin önünde toplanan, ağırlığı Turancı ve İslamcı gençlerden oluşan kalabalık, yol boyu sloganlar atarak Tan gazetesinin önüne geldi.

İki gerekçeleri vardı.

Birincisi, Tan gazetesinin Türkiye ile SSCB ilişkilerinin gelişmesini savunmasıydı.

İkincisi, CHP’den istifa eden Celal Bayar ve Adnan Menderes gibi isimlerin gazete tarafından desteklenmesi.

Bu iki nedenle Tan’ın önüne toplanan göstericiler, “Alllah Allah! Komünistlere ölüm!” diye bağırarak gazeteyi yakıp yıktılar. Hem ofis olarak kullanılan bölümleri hem de matbaa kısmını harap ettiler.

Yetmiyormuş gibi, Tünel’de sol yayınlar satan ABC ve Berrak kitabevlerine de saldırdılar, yağmaladılar.

Sabahattin Ali tarafından yayımlanan Yeni Dünya ile aynı binada bulunan Görüşler dergisi de saldırganların hedefi oldu.

Suat’ın üzüntüsü sonsuzdu. İlerleyen günlerde, Sabiha ve Zekeriya Sertel’in yargılanmalarını da içi burkularak izleyecekti.

Ablası Hamiyet tam da bu günlerde imdadına yetişti.

“Bu ülkede yaşanmaz!” diyordu, Hamiyet. “Paris’e gidelim. Seni buraya bağlayan bir şey yok. Hapisteki eşin için zaten bir şey yapamıyorsun. Ülkenin durumu meydanda.”

Suat, kulağında bu sözlerle uğurladı ablasını Haydarpaşa’dan.

İnsanlarını böylesine tüketen başka bir ülke olamazdı!*

*Alıntı: Osman Balcıgil’in İpek Sabahlık, Bir Suat Derviş Romanı (Destek Yayınları, 2017)

Nâzım Hikmet’in karşılıksız aşkı

Suat Derviş, “gerçek sosyalistler soylu ruhlardan çıkar” dedirten yüce bir gönüldür. Fosforlu Cevriye’nin yazarı, Türkiye’nin yabancı dilde yayımlanan ve çok başarılı olan ilk kadın romancısı, kadın gazetecilerimizin öncü değeridir. Siyasal ilke ve sosyal inançlarından hiç taviz vermediği için çok çile çekmiş; pek az yazarın sahip olduğu entelektüel birikimin topukladığı üreticiliğine karşın “komünist” damgasıyla hakkı yenmiş, yalnızlaştırılmış ve yoksulluğa mahkûm edilmiştir.

Onu en iyi anlayan ve anlatan, çocukluk arkadaşı, kalbi kırık âşığı Nâzım Hikmet’in 1920’de yazdığı sıra dışı şiirdir:

Gölgesi

Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını;

Bir kere eğemedim bu kadının başını.

Kaç kere sürükledi gururumu ölüme

Fırtınalar yaratan benim coşkun gönlüme.

Cevapları öyle heycansız ki onun,

Kaç kere iman ettim, hiçliğine ruhunun.

Kaç kere hissettim ki, yine bu gece gibi

Güzelliğin önünde, dolup, çarpmalı kalbi

Ne mehtabın aksine yelken açan bir sandal

Ne de ayaklarında kırılan ince bir dal

Onun taştan kalbini sevdaya koşturmuyor.

Bir çiçeğin önünde bir dakika durmuyor...

Dönüyoruz yine biz uzun bir gezintiden

Gönlümün elemini döküyorken ona ben

O bana kendisini gülerek naklediyor

“Bilseniz mavi boncuk nasıl yaraştı” diyor.

Ya bu kadın delidir, yahut ben çıldırmışım

Ben ki birçok kereler kırılmışım, kırmışım

Ömrümde duymamıştım böyle derin bir acı

Birden onun yüzüne haykırma ihtiyacı

İçimde alev alev tutuştu yangın gibi

Bir dakika kendimin olamadım sahibi

Hiç olmazsa öcümü böyle alırım dedim

Yolda mağrur duran gölgesini çiğnedim.


Yazarın Son Yazıları

Tavşanlar da ateş eder! 9 Ağustos 2020
Suat Derviş’in romanı 2 Ağustos 2020
Diriliş: Engizisyon 12 Temmuz 2020
Asla vazgeçme, asla! 5 Temmuz 2020
İman tamam, ya ahlak? 7 Haziran 2020
Bakteri yiyen virüsler 31 Mayıs 2020
Bir hâkim anlatıyor 10 Mayıs 2020