Denizler niye öldürüldü ve siz niye yaşadınız?

06 Mayıs 2020 Çarşamba

Bugün 6 Mayıs...

Çiçek fırtınasının dindiği...

Bir gece önce karanlığa fısıldanan dileklerin gerçekleşmesinin umutla beklendiği...

Eriklerin olgunlaştığı, kirazların pembeleştiği...

Domateslerin çiçeklendiği, ayçiçeklerinin belirdiği...

Sümbüllerin kokular saçtığı, güllerin rengârenk açtığı, katırtırnaklarının patladığı...

Arıların, kuşların, böceklerin birbiri ardına düğün yaptığı...

Ayın bir başka doğup güneşin bir başka battığı...

Rüzgârların bir başka estiği, suların bir başka aktığı...

Baharın akılları başlardan bir başka aldığı...

Ve Denizlerin asıldığı gün.

Neredeyse yarım asır önce...

Tam bugün, 1972 yılında, 6 Mayıs’ta, Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde...

Mahkeme kararıyla ve Meclis dayatmasıyla ve komünizm korkusuyla ve devler arasındaki soğuk savaşta doğru ata oynama kaygısıyla ve hâkim güçlere yaranma sevdasıyla...

Üç sizden, üç bizden” diye bağıra bağıra....

Deniz’i, Hüseyin’i ve Yusuf’u astılar ya... 

Sonra bu ülke bir daha kendini hiç toplayamadı.

Bu büyük cinayetin hesabı gerçekte hiç sorulmadı. 

Bu ülkede üç genç insan sadece ve sadece siyasi bir öfke ve intikam dürtüsüyle asıldığında... o karanlık kapı bir kez açıldığında... siyasilerle birlikte halk da o kapıdan geçmeseydi...

Bu idamları onaylayan iktidar aklı, bir daha bu iklimde asla varlık gösteremeseydi...

Denizler asıldığında ya da daha önce Menderes ve arkadaşları darağacına yollandığında çatallaşan yollarda, neden sonuç ilişkileri görmezden gelinmeseydi...

O üç devrimcinin güzeller güzeli resimleri, içi çoktan boşaltılmış bir devrim bilincinin hüzünlü nişanesine dönüşmeyecekti.

O adları hâlâ taşa, toprağa kazıyanlar, devrim romantizmiyle devrim realizmi arasında sıkışıp ölmeyecekti. 

İnançların, ideallerin hedeflerini kolayca şaşırtanlar, o gücü kendilerinde böyle rahat bulamayacaklardı. 

Güzel günler görmeyi ve motorları maviliklere sürmeyi umut edenlerin kafalarını karıştıranlar, o sonsuz iklimde, bizim bugün hâlâ çözemediğimiz, bizim bugün hâlâ düğümlerinde can verdiğimiz, yığınla iş karıştırdılar. 

Bizim en acıklı hikâyemiz, sokaktan, okuldan, hayattan, inançtan, barıştan, adaletten, umuttan, halktan koparılıp  darağacına gönderilen o üç genç adamın hikâyesinin bittiği gün başladı.

Ve hâlâ sürüyor.

 “Şenliğin dağıldığını ve bahçede yalnız bir acı yel kaldığını...

Dostların gittiğini, şölenin bittiğini...

Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanların...

Güneşten ışık yontan sert adamların...

Hoyrat gülüşleriyle aydınlığı çalkalayanların...

Gittiklerinde neden ortalığın akşam olmadan karardığını...

Bitmez sazların özleminin daha sonra daha sonra 

Sonranın bilinmezliğinde onlara da bize de neden bir boyut katamadığını...

Kalanlara simsiyah bir teselli bile olamadığını...

Gecelerin uzadığını ama hazırlıkların hiçbir bahara neden varamadığını”*..

Bir daha düşünmek için bugün en uygun gün.

Kırk sekiz yıldır hiç durmadan ülkenin kuytularında mırıldanılan o “Mahur Beste” bugün daha yüksek sesle çınlasın zihninizde.

Kırk sekiz yıldır hiç durmadan sizle birlikte ağlayan müjgan... bugün biraz daha ıslak olsun her zaman olduğundan.

Şiirlerin şarkıların içinden sızan soruların zehri, bugün genzinizi biraz daha yaksın.

Sahi...

Denizler niye öldürüldü ve siz niye yaşadınız? 

*Attilâ İlhan’ın Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamları üzerine yazdığı Mahur Beste şiirinden...


Yazarın Son Yazıları

Tek adam, çok baro! 1 Temmuz 2020
Sevdiğim kadın adları 26 Haziran 2020
İştah ve kötülük 10 Haziran 2020
Gezi darbesi? 29 Mayıs 2020
Geçmiş olsun 22 Mayıs 2020
Fotoğraflardaki kızlar 15 Mayıs 2020