En güçlü sermayemiz: İnsan...

27 Temmuz 2021 Salı

Güneş, dorukları çamlı dağların ardından doğmadan önce haberci ışıklarını gönderirken Kalemlik Koyu’nun girişindeki araç kuyruğu daha da uzuyordu. Araçların arasında birer battaniyelik mesafe vardı. Asfalta serili battaniyelerin her birinin üzerinde 4-5 çocuk sabah uykusunu alırken rüyalarında deniz sefasına başlamış olmalılar. Yanlarından koşarken bir an bereketli bir çocuk tarlasında hissettim kendimi. 

Bayram tatili ile hafta sonunu birleştiren binlerce kişi birkaç günlük deniz keyfi için kampa giriş çilesine aldırmıyordu. 

Kampın içinde yüksek çam ağaçlarının altındaki piknik masaları, özledikleri tatilcilere kavuşmanın yükünü taşıyor. Sincaplar tepeden bakıyor. Arada böyle yoğunluklara alışıklar ama “Bundan fazlası zarar” diyorlar.

Güneş hayli yükselmiş, gölgelere kur yaparken bütün masalar dolduğu gibi ağaç dipleri de sofralarla donanmıştı. Kızartma, yumurta, karpuz kokusuna semaverde demlenmiş çay karıştı. Tepeden yağan çam kokusu hepsinin üstüne güzel bir tat katıyordu.

Kampta çadır kiralayanlar bu tür tatilin tadını iyi bilenler. Her çadırın önü bayram yeri. Babalar, tüm aileyi mutlu etmenin mutluluğunda... Anneler sofra toplanmadan kimseyi kıyıya salmıyor. Gençlerin heyecanı tarifsiz, çadır komşuluğu diye bir şey var! Tanışmanın üzerinden 24 koca saat geçtikten sonra bakışma çok mu?

Yanları irice “halı yıkama” yazan minibüsten çıkan bir otobüs dolusu insan, geç kalırlarsa deniz demir alıp başka yere gidecekmiş gibi sahile koşuyordu.

***

Minibüsünü çadır gibi kullanan bir başka ailenin arasından 40 yaşlarında kara yağız bir kişi aniden karşıma çıkıp önümü kesti. “Mustafa abi oğlumla resim çektirmeden seni bırakmam” dedi. Güler yüzlü, esprili bir tatilci. “İşte benim oğlum Devrim... Biz de devrimi böyle yaptık” deyip bastı kahkahayı.

Mobilyacı. İşleri salgın sonrası inip çıkmış. Evde durmaktan canı sıkılan koltuk, kanepe değiştirmiş, ekmeğini çıkarmış.

Kalemlik Koyu’nun öte yakasındaki tel örgülü orman yolunda koşarken konuşmasından göz rengine her halinden Balkan göçmeni olduğu belli bir kişi, “Biraz nefes al” deyip durdurdu. Adının başına Boşnak koyarak söze başladı. Eliyle ormanın içini gösterip çay teklifi yaptı. Etrafta bir yapı görünmüyordu. Tel örgülerden biri aralanmıştı. Girdik, 10-15 adım sonra 100 kadar beyaz arı kovanı karşıladı. Büyük otellerden birinde aşçıymış. Turizm kötüleşince bir arkadaşıyla bu işe girmiş. Ekmeğini çıkarmış.

Orman yolunda yer yer yan patikalar çamların, zeytinlerin içine doğru uzanıp kayboluyor. Dik inen, yol-patika arası bir yerden sonuna kadar koştum. Küçücük, ay şeklinde, kıyıları kayalık, az bölümü kumsal bir koyun kıyısındayım. Elbette keşfedenler olmuş. Buraya ya arazi aracıyla ya motosikletle ya da yaya gelindiği çevreden belli. Birkaç çadırın önünde dünyanın en güzel yerinde tatil yaptığını düşünenler var. Yolumuzu kesen çadırda üç aile oturuyor. En konuşkan olan, “Bu deniz dünyada yok, çok nadir bir berraklık... Bereket, bilen de yok” dedi. Koyun adı yokmuş. “O zaman Nadir olsun” dedik. Emekli başçavuş olduğunu söyleyince takıldım:

“Başçavuşlar iyi emekçidir, emekli olmazlar. Şimdi ne yapıyorsunuz?”

Yanılmamışız... Koyun bir köşesinde Suriyeli aile, onların yanında motosikletli genç grup, sonra dar gelirli olduğu sofrasından belli iki aile... Koyun denize açılan yerinde ise iki yat demirli. Biri hayli lüks, bembeyaz... Türkiye’nin en üst kesimi ile alt kesimi küçük bir koyun etrafında buluşmuştu.

***

Dönüşü yine Kalemlik Koyu’nun içinden yaptım. Kimi gruplarla selamlaşıp ayaküstü konuştuk. Her biri ayakta kalmanın mucizelerini yaratıp bayramı da yaşamaya gelmiş. 

Elbet memleketin iyi yönetildiğini düşünen de vardır. Mutlu azınlık hükümetleri çevrelerinde destek halkası yaratır. Ancak tatil ortamına karşın çok duyduğumuz sözler şunlardı:

Bıktık... Artık gitsinler... Yav değiştirin şu gidişi...

Bunlar yazabildiklerimiz. İktidardan büyük bir bıkkınlık var.

Kimi devlet kurumlarında çalışanlarla da karşılaştık. Birinin tepkisini paylaşalım:

“Bir medya grubu için 750 milyon dolar kredi verilirken, bizim kurumun en yaşamsal tamir işine para ayırmıyorlar.”

Ne yaptınız soruma şu karşılığı verdi:

“Kendimiz kaynaklar yaratıp kurumu ayakta tutuyoruz.”

Türkiye’nin en büyük sermayesinin insan olduğunu yaşayarak, konuşarak bir kez daha gördük. 

Hani o söz var ya; bir şey değişir, her şey değişir!


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları