Şimon Peres Son Güvercindi…

26 Temmuz 2014 Cumartesi

İsrail devletinin “son güvercin”i de uçtu... “Son güvercin”le Şimon Peres’i kastediyorum. Türkiye onu gerçi, Erdoğan’ın, bir “kurgu” olduğu öne sürülen “one minute” çıkışı ve “Siz öldürmeyi iyi bilirsiniz!” atarlanmasıyla tanıdı.
Ama Peres, İsrail devletindeki son “güvercin”di.
“İki devletli çözümü” savunan, devletteki son temsilciydi…
90 yaşını süren ve devlet başkanlığı görevini önceki gün tamamlayan Peres, bir yandan da yürüyen tarih parçası gibiydi.
Siyasi yaşamına İsrail’in “kurucusu” Ben Gurion’un kanatları altında başlayan, defalarca başbakanlığa oturan, 66 yıllık kariyerinde dışişleri bakanlığı, savunma bakanlığı gibi kilit bakanlıklarda bulunan; bölgeyi ve dünya politikasını ilk elden bilen ve yaşayan; Arafat-Rabin’le 1994 Nobel Barış Ödülü’nü alan Peres, Filistin Kurtuluş Örgütü ile barış görüşmelerini sıfırdan başlatan kişiydi.
Rabin’in öldürülmesinden sonra yerle bir olan barış sürecinin en büyük mimarlarındandı…
Peres’in yerini alan çiçeği burnundaki yeni Devlet Başkanı Reuven Rivlin ise şimdi tam bir “şahin” ve bir sağcı.

Rivlin Ermeni destekçisi
Netanyahu’nun partisi Likud geleneğinden gelen Rivlin, Peres’in aksine “bağımsız İsrail” ve “bağımsız Filistin” öngören “iki devletli çözüm” yerine; sınırlarını genişleten “büyük İsrail”i savunuyor… Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren “Ermeni soykırımı” üzerinde de Peres’le taban tabana zıt yaklaşım içinde bulunuyor.
Ortadoğu’da güçlü ve güvenilir “Türkiye modeli”ni öngören Peres; Ermeni soykırımı üzerinde söylediği “Holokostla Ermeni iddiaları arasında benzerlik bulma girişimlerine karşıyız!” dediği için vaktiyle Ermenilerden çok tepki çekmişti…
“Başka hiçbir şey holokosta benzemez. Ermenilerin yaşadıkları evet bir trajediydi ama bu soykırım değildi”dediği için büyük tepkilere maruz kalan Peres’in aksi yönünde kulaç atan Rivlin ise “Ermeni soykırımının tanınması için aktif kampanya” yapmakla tanınıyor. (Bknz. Wikipedia)
Gelen, gideni aratacak…
Rivlin’i şahsen tanımadım.
Peres’le çok defa karşılaşmış; bugün bende derin iz bırakan uzun bir söyleşi yapmıştım.
1999’da, TelAviv’de gerçekleştirdiğimiz ayrıntılı görüşmemizde Türkiye için; “İslam dünyasında iki eğilim var. Biri köktencilik, diğeri modernizm ve çoğulcu demokrasi. Köktendinciliğin liderliğini İran, modernizmin liderliğini Türkiye yapıyor. Yalnız İsrail değil, dünya Türkiye’yi böyle görüyor diyen Peres, bu sözleri haliyle “AKP olgusu” ve “11 Eylül dünyası” öncesinde etmişti...
Açıklamalarına “Biz Ortadoğu’ya Türkiye’dekine benzer demokratik ve açık bir toplumun yerleşmesini arzuluyoruz” diyerek devam eden İsrailli devlet adamı arkadan; “Her halükârda modern genç kuşakları ve gelişmiş orta sınıfıyla Türkiye’nin artık demokratik geleneklerden ayrılmayacak bir ülke olduğunu düşünüyoruz” ifadesini eklemişti.

‘Taviz dincileri iştahlandırır’
Bu “iyimser öngörüyü” Ecevit’in son başbakanlığında yapan İsrail’in sabık cumhurbaşkanı, din-siyaset ilişkisi için de İsrail-Türkiye özelinde şu çarpıcı saptamalarda bulunmuştu:
“Geleneksel olarak sağ ve sol partiler İsrail’de dinci oylar için yarışa girer. Dincilerden alınan siyasi destek karşısında taviz verirler. Bu gelenek dincilerin siyasi iştahını artırır.”
Benim “Bizdeki gibi?” ısrarım üzerine Peres şöyle devam etmişti:
“Evet Türkiye’deki gibi. Özellikle sağ için bu böyle. Dinciler başlangıçta sağın koltuk değneği iken, yıllar içinde sağ dincilerin koltuk değneğine dönüştü ve dengeleri altüst ettiler... Dincilerle laikler pekâlâ barış içinde yan yana yaşayabilir. (Ama) sorun dincilerin partileşmesinden kaynaklanıyor. Aynı sizdeki gibi.”

‘Tanrı’nın partiye ihtiyacı yok!’
“Nasıl?” deyince Peres “Siyaset taviz ve uzlaşma sanatıdır” demişti:
“Dinde taviz yok. Dinciler siyasete kendilerini dayatınca, taviz veren siyaset oluyor. İkinci sorun ise siyasetin keyfiliği. Laikler kamunun devlete hesap verdiği bir alanda siyaset yapıyor. Bunun kuralları var. Dinci siyasette ise devletin müdahale edebileceği kurallar manzumesi yok. Özünde sorun siyaset ve din çelişkisi. Dinci-laik meselesi değil. Tanrı’nın siyasi partiye ihtiyacı yok. O zaten seçilmiş. Bütçeyle uğraşması, siyasal iktidara talip olması ya da seçimlere adaylığını koyması söz konusu değil.”
Sahici bir entelektüel ve tarihi derinliği olan bir “siyaset düşünürü” ile karşı karşıya olduğum izlenimi aldığım; bu nedenle bir kez daha hatırlatmak istediğim söyleşi boyunca, İsrailli politikacının işaret ettiği diğer can alıcı saptama da şuydu: “ABD’de Katolik parti, Protestan parti, Musevi parti gibi partiler olsaydı;
ABD olur muydu? Bugünkü
İngiltere, Fransa olur muydu? Demokrasinin belli bir iklime ihtiyacı var…”
O iklim -heyhat!- sadece Türkiye’de değil, “dincilerin siyasi iştahının” kabardığı her yerde geriledi.  


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Koronayla dans 18 Haziran 2020