Olaylar Ve Görüşler

AKP, üniversite ve bilim: Büyük uyumsuzluk

27 Mayıs 2019 Pazartesi

Bugünlerde üniversiteler tatile giriyor. Bu nedenle, AKP iktidarının üniversite ve bilim konularındaki tutumuna, toplum açısından yaşamsal olduklarından, kimi güncel gelişmelerden giderek değinmek gerekiyor.
Başkan ve AKP Genel Başkanı Erdoğan geçen hafta katıldığı 2019 Prof. Dr. Fuat Sezgin Yılı toplantısında ülkenin bilimsel gelişmesi konusundaki görüşlerini şöyle sergiliyordu:
“Bugün ülkemizde ve dünyanın pek çok yerinde Müslüman bilim adamlarının ortaya koydukları eserlerini, başarılarını iftiharla takip ediyoruz... Burada üzerinde asıl uzun uzun düşünmemiz gereken husus, bu çalışmaları kendi medeniyet coğrafyamızda yürütecek iklimi niçin oluşturamadığımızdır. Türkiye olarak yavaş yavaş bu konuda kendimizi müspet yönde ayrıştırdığımıza inanıyorum. Bilim insanlarımıza, birikimlerini ülkemizde değerlendirebileceklerini, böyle bir zemini hazırlamaya başladığımızı da gösteriyoruz. İnşallah önümüzdeki dönemde ülkemizi tüm bilim insanları için çok daha önemli bir cazibe merkezi haline getireceğiz (vurgulama benim).”

Eksisi artısından çok
AKP, uzun iktidar yıllarında ülkenin üniversite sayısını yaklaşık üç kat artırdı, 76’dan 206’ya çıkardı, bununla kendine göre övünüyor. Kendine göre diyorum, çünkü bu sayısal artışın, niteliksel gelişmeyi sağlaması bir yana, tam tersine, Türkiye bilimsel yönden gelişemiyor.
Bu konuda en güvenilir kaynak sayılan - Scientific Journal Rankings - SJR’nin verileri kanıtlıyor ki 2016’da Türkiye dünya bilimsel yayın sıralamasında 19. sıradadır; buna karşılık, örneğin Güney Kore 13. son yıllarda büyük bir sıçrama yapan İran da 16. sırada yer alıyor. Dahası, Türkiye çıkışlı bilimsel makalelere yapılan ve esasen göreli olarak çok az olan uluslararası atıf sayısı da, özellikle 2010’dan sonra hızla azalmaktadır.
Çok önemli bir istatistik daha var. Bir ulusun bilimsel başarısının önemli göstergelerinden biri toplam yıllık ulusal üretimden (GSYH) AR-GE ayrılan paydır. Bilimsel üretim araştırma- geliştirme AR-GE ile gerçekleşir. AR-GE yapan birimler şu üç kümeden oluşur: Üniversiteler, firmalar ve kamu araştırma laboratuvarları. Bu üçlünün yaptıkları AR-GE harcamalarının toplamı olarak, bu pay, en son 28 Kasım 2018 tarihli TÜİK verilerine göre, Türkiye’de 0.96 ile yüzde birin altındadır. Oysa AB ortalaması olarak yüzde 2 olayında olan bu pay, Güney Kore’de yüzde 3’ün üzerindedir.
AKP’nin çağdaş bilimi önemsemeyen tutumunun bir başka ve çok önemli göstergesi daha var. Günümüzde bilimsel gelişmede uluslararası kurumsal işbirlikleri çok önemlidir. Türkiye, AKP iktidarında bu işbirliklerinden bilinçli bir biçimde koparılıyor. Örneğin Türkiye, araştırmalarının esas amacı maddenin yapısını ve maddeyi bir arada tutan kuvvetleri anlamak olarak tanımlanan Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi-CERN’in aday ülkesiydi, 2012’de aday üyelikten tam üyeliğe geçecekti. Ancak AKP iktidarı, tamamıyla kendisine bağlamış olduğu TÜBİTAK ve Türkiye Atom Enerjisi Kurumu - TAEK’in görüşlerini de sözüm ona alarak, 70 milyon dolarlık ödentinin yüksekliği gerekçesiyle, ülkenin CERN’e tam üyeliğe geçişini reddetti, Sırbistan ve Güney Kıbrıs tam üye oldular! Daha da yıkıcı olan, geçtik genel kamuoyunu, bu ülkenin bilim dünyasının AKP iktidarının bu tutumunu tartışmaması, daha doğrusu tartışamamasıdır.
AKP’nin bu ülkenin bilimsel gelişmesi açısından en büyük eksiği, gerçekte, işin temelinde, üniversite öncesi eğitimde yatıyor. Bilindiği gibi, bilim insanı yetiştirilmesi için çocuğun ve gencin yaratıcı yeteneklerini tam bir özgürlük içinde geliştirmesi vazgeçilmez bir önkoşuldur. Oysa AKP, üniversite öncesi eğitim düzenini, iyice bağnazlaştırdı. O kadar ki günümüzde neredeyse tüm bilimsel araştırmalar için vazgeçilmez bir başvuru kaynağı olan Evrim teori’sini ders programlarından çıkardı. Bilim Akademisi Derneği Başkanı Prof. Dr. Ali Alpar’ın dediği gibi meselenin özü, bilimsel düşüncenin, eğitimden, ortak değerlerimizden ve kültürümüzden tamamen çıkarılmaya çalışılması ..Eğitimde, bilim açısından 60’lı yılların gerisindeyiz. (Hürriyet, 21 Mart 2017).
Temeli çökertilen yapının çatısı sağlam mı kalır?

Çekim iklimi mi?
Başkan, bilimin yalnız ülkemizde değil kendi medeniyet coğrafyamızda yapılabilmesini istiyor; bilimsel çalışma ikliminin niçin oluşturulmadığının düşünülmesini istiyor. Ve ekliyor; ülkemizi tüm bilim insanları için bir cazibe (çekim) merkezi haline getireceklerini söylüyor.
Bilim tarihi üzerindeki çalışmaların kanıtladığı gibi, bilimsel araştırma, yalnız ve ancak, önyargısız yapılırsa başarılı olabilir.
Bunun güzel örneği, II. Abdülhamit’in de bilimsel çalışmalarına 10 bin Frank bağış yaptığı, kendisi koyu bir Katolik olan Fransız bilim insanı Louis Pasteur’ün (1822-1895) ta o yıllarda öğrencilerine söylediği
- Laboratuvara girerken İncil’i dışarıda bırakın sözleridir.
Aslında burada vurgulanan bilimsel çalışmanın yapılabilmesi için araştırma özgürlüğünün, bir önkoşul, bir gereklilik olduğudur.
Üniversite bağlamında araştırma yapılabilmesinin olmazsa olmazı da AKP’li yıllarda tamamıyla unutulan ve unutturulan üniversite özerkliğidir.
AKP iktidara gelir gelmez önce bilim üst kurumlarını ve sonra da 12 Eylül kalıtı YÖK cenderesini kullanarak üniversiteleri, bilim insanları arasında yer yer derin anlaşmazlıklara yol açarak, kaskatı bir biçimde kendisine bağladı. Üniversite tarihinde hiç görülmediği ölçüde siyasallaştırıldı; bilimsel çalışma ortamı felç oldu.
Son yıllarda çok daha fazlası yapıldı. Ocak 2016’da “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlığı altında 1128 bilim insanının imzasıyla, ülkede barış ve demokrasi isteyen bir bildiri yayımlandı. Sonrasında, bir taraftan imzacıların sayıları artarken, diğer taraftan da bu insanlar henüz hiçbir delil gösterilmeden, şimdilerde bilimsel çalışma ikliminden söz eden Başkan tarafından terörist olarak suçlandı; bunun üzerine tek seçici olarak atadığı rektörler eliyle üniversiteler birer cadı kazanına dönüştü; bildiri olayı, aynı yılın 15 Temmuzu’nda yaşanan FETÖ başkaldırısı ile birleştirilerek, altı bin dolayında bilim insanı üniversiteden uzaklaştırıldı.
Bitmedi; bu insanların pasaportları iptal edilerek yurtdışında çalışmaları engellendi, daha dahası, üniversiteden atılanlar Danıştay’a başvurarak haklarını arayamıyor. Bu arada hemen belirtelim 1960 sonrasında askeri darbe hükümeti tarafından üniversiteden uzaklaştırılan İslam Bilimi Tarihi araştırmacısı Prof. Dr. Fuat Sezgin (1924-2018) bilimsel çalışmalarını Almanya’da devam ettirebilmişti; benzer biçimde, 12 Eylül 1980’in 1402’liklerinin de yurtdışında çalışmalarına engel olunmuyordu; ayrıca bunlar, Danıştay’a başvurarak görevlerine dönebiliyorlardı. Bu arada anımsatmakta yarar var, 1930’lu yıllarda Alman faşizminden kaçan bilim insanları Türkiye Cumhuriyetinin üniversitelerinde çalışma olanağı buluyordu; ünlü bilim insan Albert Einstein da Mustafa Kemal Atatürk’e teşekkür mektubu yazıyordu.
AKP düşüncesinin özümseyemediği bir gerçek var; dinin bilimi vardır, ama bilimin dini olmaz.
AKP’nin üniversite ve bilim anlayışı, yukarıda ancak çok az bir bölümü özetlenebilen eksiklerinden arındırılarak çağın bilimsel gerçeklerine uygun yönde değişmedikçe Türkiye’nin bilimsel üretim yönünden ilerlemesi; hele de bir çekim merkezi olması asla beklenemez.

Prof. Dr. YAKUP KEPENEK


Yazarın Son Yazıları