Olaylar Ve Görüşler

Anayasa sorunsalı

27 Mayıs 2016 Cuma

Şiddet ve terörizmin yaygınlaşması, toplu güvenlik sorununun derinleşmesi karşısında takınılan ‘Külliye’nin tavrı, savaş ortamını kimin tetiklediğinden bağımsız olarak, önlenmesi veya çıkış için anayasal araçlar olarak olağanüstü yönetim usullerine başvurma yerine, “fiili yol” tercihi olarak dikkat çekiyor.

 

AK Parti çevreleri, yaklaşık on yıl süreyle “darbeyi önledik, vesayeti tasfiye ettik, rejimi demokratikleştirdik, yeni Türkiye’yi kurduk” vb. sözlerle, kendi bakış açılarına göre hep olumlu söylemleri öne çıkardı. Bu süreçte, ilk somut kırılma, Kasım 2012’de oldu: AK Parti Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na, 32 maddelik başkanlık önerisini iletti. İkincisi, 2014 CB seçimleri sırasında ve sonrasında ortaya çıktı: Devlet olanaklarıyla seçim kampanyası, Başbakanlık’tan çekilmeme, partinin yeni başkanını bizzat belirleme ve ardından, “parlamenter rejim bekleme odasına alındı” sözleriyle ivme kazandırılan “anayasasızlaştırma süreci”. Üçüncü aşama ise, 7 Haziran 2015 ve 1 Kasım 2014 yasama seçimleri arasında yaşananlar: AKP-CHP görüşmeleri sırasında, CB’nin, Davutoğlu için “İntihar mı etsin” sorusu; hükümeti kurma sırası Kılıçdaroğlu’na gelince, “Külliye yolunu bilmeyene görev vermem” şeklinde sözleri, amaç-araç ilişkisindeki halkalardan bazıları.

‘Fiili yol’ tercihi
Daha önemlisi, şiddet ve terörizmin yaygınlaşması, toplu güvenlik sorununun derinleşmesi karşısında takınılan tavır: savaş ortamını kimin tetiklediğinden bağımsız olarak, önlenmesi veya çıkış için anayasal araçlar olarak olağanüstü yönetim usullerine başvurma yerine, “fiili yol” tercihi. Bu şekilde, ikili yetki yoğunlaşması ve iktidarın kişiselleşmesi yolu zorlandı: bir yandan, askeriye ile yetki paylaşımı yapılmadı; öte yandan, hükümet yetkileri Külliye’ye doğru kaydırıldı.

Kişi iktidarı
Dördüncü aşama ise, 4 Mayıs akşamı ile başlayan süreç: Davutoğlu’na, “çekilme hakkı” bile kullandırılmadı: Artık fiilen başbakanlık yaptırılmaksızın sadece parti kongresini icra külfeti ile gönderildi. Başbakan arayışında “düşük profil”, Davutoğlu için “yüksek profil” itirafı olsa da, hukuki açıdan şunu amaçlar: Davutoğlu, anayasal yetkilerini kullanmaya çaba gösterdi; buna bile yeltenmeyecek aday bulunmalı. Binali Yıldırım’ın görevlendirilmesi, hükümet programının yazılması, henüz güven oylaması yapılmadan –üstelik Külliye’de- toplanma ve “yeni anayasa misyonu”, şu büyük ayrışmayı bir kez daha ve bütün açıklığı ile gözler önüne serdi: savaş durumu ve kişi iktidarı. Toplumsal barışı sağlamak için “Hükümetin genel siyaseti” (Any., md.112) yerine, “fiili durumun nasıl resmileştirme” misyonu.

‘Fiili durum’ neyin itirafı?
Ağustos 2014’ten bu yana, “fiili durum” kavramını dillerine dolayanların itirafı: “Anayasa dışı”. Yani Cumhurbaşkanı’nın söylem, işlem ve eylemleri, hukuki (de jure) değil, fiili (de facto). Bu anayasasızlaştırma sürecinin karşılaştırmalı hukuktaki adı, “anayasa darbesi”. Başka bir deyişle, “insan haklarına saygılı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti” (md.2) olarak Türkiye Cumhuriyeti’ne “paralel yönetim” itirafı var. “Külliye kabinesi” ise, bu “fiili yönetim”in tahkimi anlamına geliyor; Bakanlar Kurulu ile ilgili anayasa md.109 ve diğerlerinin askıya alındığına da.
Çatışma ve sürtüşme olasılığı, bundan böyle Cumhurbaşkanı ve Başbakan arasında değil, Külliye sözcüsü İbrahim Kalın ile Binali Yıldırım arasında var.

Başkanlık iddiası çöktü
“Kişi için değil, parlamenter rejim iyi işlemediği için başkanlık gerekli; geleceğin Türkiyesi için...”. AK Parti kurmaylarının sloganlaşmış söylemi bu idi, son birkaç haftaya kadar...
1) Anayasal düzenin devamlılığı esnasında rejim değişikliği, tanık olunan bir durum değil.
2) Böyle bir girişimin önünde bir engel bulunmadığı varsayımında, en azından bir ilke tartışması yapılabilirdi: Parlamenter rejim neden sürdürülebilir değil, başkanlık rejimi, demokrasi ve insan haklarının ilerletilmesinde ne gibi katkılar sağlayacak vb. soruları yanıtlamak için.
3) Bu tartışmaların yapılmamış olmasına karşın, “rejim değişikliğini kişi için istemiyoruz” sözleri, dillerden düşürülmedi. “Partili cumhurbaşkanı” çıkışı ise, “kişi için değil, ülke için” iddiasını tamamen çökertti.
Anayasal süreçte doğmayan yeni Hükümet, “fiili durumu resmileştirmek” için “anayasa misyonu”na soyundu. Bu, anayasa dışı bir “paralel yönetim” itirafı olsa da, kendisinin böyle bir görev ve yetkisi bulunmamakta. Buna, “anayasa için anayasa dışı resmi seferberlik” ilanı da denebilir.

Özetle...
“Külliye Kabinesi”ne göre; Türkiye, anayasal bir devlet değil, anayasa değişikliği yönündeki çalışmalar da, anayasa dışı yol ve yöntemlerle yürütülecek.
Ya sonrası? Hukuk inancı ve anayasa kültürünün sıfırlandığı bir ülkede, anayasal düzenin kurulduğu varsayımında, bunun güvencesi ne olacak? Sonuç olarak, yürürlükteki anayasal düzeni ilga edenler, yenisine neden saygı göstersin? Hele bu düzenin daha baştan “partizan” olacağı ilan edilmiş ise.

 

Prof. Dr. İBRAHİM Ö. KABOĞLU
Marmara Üniv. Hukuk Fakültesi
ANAYASA-DER Başkanı

 


Yazarın Son Yazıları