Olaylar Ve Görüşler

Atama Sisteminin Geleceği Yok - Gürsel EROL

10 Mayıs 2020 Pazar

Bugün ülkemizde yaşanan sorunların ve hatta yönetim krizinin temelinde siyasallaşan bürokrasi, partileşen devlet yönetimi ve yetkileri sınırsızlaşan tek adam anlayışı vardır.

Her ülke, kendi tarihsel ve toplumsal koşulları itibariyle kuruluşundan içinde bulunduğu zamana sürekli güncelleyerek belli kodlar ve gerçeklikler taşır. Bunlar yönetim sistemine, anayasal düzene ve politik hayata ruhunu verir.

Buradan hareketle Türkiye Cumhuriyeti tarihine baktığımızda TBMM'nin Türkiye’nin en önemli kurumu olduğu gerçeği ile karşılaşırız.

Çünkü bizde Meclis, toprakları yabancı güçlerce işgale uğramış bir toplumun yeni bir ‘’devlet ve millet’’ inşa etme amacı ve iradesi ile oluşmuştur.

TBMM ülkenin en önemli kurumudur; çünkü Türkiye’de hiçbir kurum yokken Meclis vardı. Birinci Meclis ki Ulusal Kurtuluş Savaşı devam ederken milli iradeyi tesis ediyor, Meclis Hükümeti sistemi ile yürütme görevini verdiği bakanları atayarak icra faaliyetlerini yürütüyor,İstiklal Mahkemeleri yoluyla yargı görevini oluşturuyor, kamu idaresini kuruyor. Ve her şeyden önemlisi ordu kurup savaşı yönetiyor. Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyeti kurarken kişilere dayalı bir  anlayışı değil;anayasal sorumluluk taşıyan liyakat, devamlılık ve güvene dayalı bir sistemi tercih etmiştir.

YASAMA

1924’teki anayasa değişikliği ile Bakanlar Kurulu’nun 1921’e göre olan Meclis tarafından seçilmesi yerine, Meclis’e karşı sorumlu olması benimsendi. Parlamenter sistemin en temel kuralı olan ‘’Meclis, hükümeti her zaman denetleyebilir ve düşürebilir’’ ilkesi 1924 Anayasası’nda belirtilmekteydi.

1961 Anayasası ile ‘’Meclis Hakimiyeti’’ yerine ‘’ kanun hakimiyeti’’ prenbine dayalı bir sisteme geçiliyor. Yani Meclis’in yaptığı kanunların anayasaya uygunluğunu kendisi yapmayacak, son sözü Anayasa Mahkemesi söyleyecektir.

Yeni sistemin ise en önemli dinamiği Cumhurbaşkanı ile meclis çoğunluğunun aynı partiden olması üzerine inşa edilmiş olmasıdır. Çünkü böyle bir sistemde Cumhurbaşkanı hem rahatça kararname çıkarıyor hem de istediği yasaların meclisten geçmesini sağlıyor. Yani yasama ‘’yetkisi’’, yüretmenin ‘’görevi’’ne eklemlenmektedir. Cumhurbaşkanı çıkardığı kararnameler ile bir bakıma ‘’2. Meclis’’ oluyor, yasa yapıyor. Öte yandan kendi partisinin Meclis çoğunluğu dolayısıyla yaptığı yasalarla yasama neredeyse tamamen yürütmenin elinde oluyor. Bu durumda yasama ve yürütme arasında anayasada öngörülen ayrılığın bir anlamı kalmamakta, yasama ve yürütme özdeşleşmektedir.

YÜRÜTME

1946 yılında ülkemiz çok partili sisteme geçtikten sonra tek parti dönemi ve parti devleti süreci bitmiş çok partili sisteme ve demokrasiye geçiş sağlanmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından çok partili demokratik düzene hiçbir olağanüstülüğe, taşkınlığa mahal verilmeden geçilmiştir, bu durum dünyada istisnai örneklerdendir.

Siyasi partiler devlet olmaz. Siyasi partiler devleti yönetmek için hükümet olurlar. Devlet baki ve kalıcıdır. Partiler ve hükümetler geçicidir. Buna örnek verecek olursak ; geçmişte hükümet olan partiler ve genel başkanları Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yapan DYP Genel Başkanı Süleyman Demirel, ANAP Turgut Özal, Refah Partisi Necmettin Erbakan, DSP Bülent Ecevit Allah hepsine rahmet eylesin bugün bu partilerin hiçbirinin mecliste grubu yok. Ama devlet var. Her zamanda var olmaya devam edecektir.

Bugün kurumlardaki siyasallaşma maalesef en tepeden başlamaktadır. Partili Cumhurbaşkanlığı sisteminde Cumhurbaşkanı olan kişi aynı zamanda hükümetin başı ve partisinin genel başkanı olduğu için yetkilerini devlet adına değil; partisinin menfaatlerine göre kullanmaktadır. Eskiden devleti temsil eden Cumhurbaşkanı ülkede yaşanan ulusal bir sorun ile ilgili Başbakan ve Siyasi parti Genel Başkanlarını toplantıya çağırıp istişarelerde bulunarak soruna ortak bir çözüm geliştirerek devlet aklı kullanılırdı.Şimdi ise Cumhurbaşkanı aynı zamanda parti Genel Başkanı olduğu için geçmişteki bu gelenekleri uygulamayarak partisinin MYK’sı ve Cumhurbaşkanı danışmanlarıyla aynı bakış açısıyla hareket eden kişilerle sorunlara çözüm arıyor. 83 milyon yurttaşımızın ve toplumun her kesimini ilgilendiren sorunlarla ilgili ulusal birliğimiz ve dayanışmamız göz ardı edilmektedir. Bu uygulama doğru bir uygulama değildir. Partili Cumhurbaşkanlığı sistemine geçiş döneminde en önemli gerekçe ve söylem; yasamanın ve yürütmenin birbirinden ayrılarak, meclisin ve milletvekillerinin yetkisinin kanun çıkarmak, bakanlar kurulunun siyasi kişilerden yani milletvekillerinden değil, teknokratlardan kurulacağı ifade edilmişti. Şu anda hükümetin en önemli bakanlıkları olan ve devletin omurgasını oluşturan Adalet, İçişleri, Dışişleri ve Hazine ve Maliye Bakanları milletvekillikleri istifa ettirilerek Bakan olarak atanan kişilerdir. Bu sisteme göre atanan bakanlar seçilmiş olmadıkları için millete, meclise sorumlu değil kendisini bakan olarak atayan iradeye karşı sorumluluk içindedir. Yeni sistemdeki bir diğer gariplik de şurada;  Bakanlar kurulu kaldırılmasına rağmen bakanlar Cumhurbaşkanı tarafından ‘’kurul’’ toplantısına çağrılıyor. Ancak o bakanların tavsiye niteliğinde dahi karar alma yetkileri yok.

Biz siyasetçilerin de doğal olarak partilerimize karşı ve Genel Başkanlarımıza karşı sorumluluklarımız vardır. Önceliğimiz devletin gelenekleri ile liyakat esasıyla devamlılığına katkı vererek sorumluluk hissetmektir. Ayrıca siyaset kurumlarının ve siyasi partilerin, geçmişte bazı uygulamaları ve tercihleri ile ilgili gelenekleri vardı. Devlet bürokrasisinde bulunduğu görev sürecinde başarı başarılı olmuş, gelebileceği en son mesleki kariyerine gelmiş kişiler halkına, devletine ve ülkesine hizmet etmek için siyasete girer ve milletvekili olurlardı, milletvekilliği bürokratik ve siyasi kariyerin gelinebileceği en son noktası, jübile yeriydi. Bugün ise bu sistem tam tersine dönmüştür. Eski milletvekilleri büyükelçi, rektör, genel müdür ve bürokraside görev alarak siyaseti ve milletvekilliğini itibarsızlaştırır bir hale getirdiği gibi, bu siyasi atamalar bürokratik deneyim, işleyişi ve liyakat esasını yok etmektedir.

YARGI

Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) üyelerinin seçimi ve Anayasa Mahkemesine üye atanması gibi hususlarda özellikle meclis çoğunluğu ve Cumhurbaşkanının aynı partiden olması başlı başına sorunludur.

Cumhurbaşkanı HSK üyelerinin dördünü bizzat atamakta, Adalet Bakanı bu kurulun başkanlığını yürütmekte ve Adalet Bakanlığı Müsteşarı bu kurula doğal üye olarak katılmaktadır. Geriye kalan yedi üye ise meclis tarafından atanmaktadır. Mecliste çoğunluk sağlayan parti ile Cumhurbaşkanının partisi aynı olduğundan  üyelerin büyük çoğunluğu yürütmenin tercih ettiği kişilerden oluşmaktadır.

Her adliye binasında, duruşma salonunda hâkimin arkasında yazan "Adalet mülkün temelidir" sözündeki “mülk” sözünün anlamı, adalet devletin temeli olduğudur. Yani siyasi partiler hükümet olup devleti yönetse de, unutulmamalıdır ki sistemin üçlü sacayağından biri bağımsız yargıdır.Bugün ülkemizde yaşanan temel sorunun kaynağında devletin parti devletine dönüştürülmüş olması ve güçler ayrılığındaki denetim ve yargı ayağının siyasallaşması bulunmaktadır.

Kurucu irade kamu adına görev yapan bakanların, bürokratların yetkilerini, idari tasarruflarını ve uygulamaların denetimini Danıştay’a; kamu bütçesinin yasalara uygun harcanmasının incelemesini, denetimini ve hükme bağlanmasını ise TBMM adına Sayıştay’a vermiştir. 1961 Anayasası ile kanunların anayasaya uygunluğunun denetimi için ise Anayasa Mahkemesi kurulmuştur. Görülüyor ki 2017’deki anayasa değişikliğine kadar, yaklaşık 100 yıllık cumhuriyet, 70 yıllık demokrasi sürecimizde, modern demokrasilerdeki denge ve denetlemeye dair arayışlar ve kurumlar benimsenmiştir.

Devlet hükümetiyle, siyasi partileriyle, belediyeleriyle, kamu kuruluşlarıyla  83 milyon yurttaşımızla bir bütündür. Anayasamız ve kanunlarımız, bakanlıkların kamu, kurum ve kuruluşların belediyelerin yetki ve sorumluluk alanlarını belirlemiştir. Sorun burada; gittikçe siyasallaşan olağanüstü merkeziyetçi bir yönetim anlayışı, kendisi gibi düşünmeyen ve kendi partisinden olmayan belediyelerin toplumun ihtiyaçlarını karşılamasını engellemektedir.

Bu duruma çarpıcı bir örnek vermek istiyorum, Sayın Binali Yıldırım Eski Başbakan ve mevcut TBMM Başkanı sıfatıyla protokolde Cumhurbaşkanı’ndan sonra gelen kişi iken eğer 31 Mart seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazanmış olsaydı Başbakanlığı dönemindekendisinin atadığı İstanbul  Valisi’nin protokol gereği altında çalışacaktı. Yine Başbakanlığı döneminde kabinesindeki İçişleri Bakanı’nın izni olmadan yurtdışına çıkış yapamayacaktı. Bu işleyiş demokratik değildir. Sistemin çarpıklığının en önemli dışavurumu buradadır: Atanmış kişilerin, seçilmişlerin uygulamalarını ve iradesini engelleme yetkisinin olmasıdır.

GÜRSEL EROL
CHP Elazığ Milletvekili


Yazarın Son Yazıları