Olaylar Ve Görüşler

Ayakkabılara Suskun Kalamayanlar Yüzünden…

25 Kasım 2014 Salı

Ayakkabı deyip geçmeyeceksin… Ayakkabı, her şeyden önce imkânlı ile imkânsızın sınırını çizen bir tüketim nesnesidir bu toplumda. Alabilme, giyebilme, yenileyebilme imkânı olanlar ile alamayan, giyemeyen, yenileyemeyenlerin arasındaki görünmeyen ama aşılması zor sınıf farkının göstergesidir ayakkabı.

Farklı simgeler var toplumda, zenginliği, gücü, nüfuzu gösteren; ama belki de hiçbiri son yıllarda Türkiye’de ayakkabı simgesi kadar yoğun bir anlam yükünü üstlenmiş değildir. Tarihsel olarak taşıdığı ve kendisinde yoğunlaştırdığı kültürel ve ideolojik anlam, ayakkabıyı güçlü bir simgeye dönüştürmenin ötesinde, toplum yaşamında olup bitenlerin ekonomi-politiğini kavramak için onu geçerli bir ölçü haline de getirmiştir. Peki nasıl?
Ayakkabı bu toplumda, öteden beri hali vakti yerinde olanların daha rahat satın alabildiği bir tüketim nesnesi olagelmiştir. Kent yoksullarının ve köylülerin hayatında ayakkabı, çoğu kez ihtiyaca cevaben sağlanan bir zorunlu eşya, moda ile ilişkilendirilemeyecek ve ayaklarda paralanmadıkça yenisi satın alınamayacak kadar tali bir giyim kuşam öğesi olagelmiştir. Oysa varlıklılar için sadece zenginliğin değil, aynı zamanda Batı modasına paralel takip edilen ve yaşam gustosunu kanıtlayan, kişisel seçim özgürlüğünün bir göstergesiydi.

Gerçek bağlantılar
Kuşkusuz ayakkabının Türkiye’de gündelik hayat kültürünün dokusunda uzun yıllar geçerli olan bu genel karşılığının, devletçi iktisadi sistemle kalkınmaya çalışan, kentleşmeyi hedefleyen ve modernleşmenin sancılarını çeken bir toplum olması ile dolaylı ancak gerçek bağlantıları vardır. Bu bağlantıların gerçekliğini biz, ablasının ya da ağabeyinin henüz paralanmamış ama eski püskü ayakkabılarını giymek zorunda kalan çocukların hüznünde görürüz. Ya da bayramdan bayrama kırmızı-siyah ayakkabılarını başuçlarına koyarak sabahı sabah eden miniklerin yüreklerindeki heyecanda buluruz. Dahası, her sabah rengi solmuş pabuçlarını elde fırça, cila parlatmaya çalışan babaların ellerindeki boya izlerinde, yol kenarına sıra sıra dizilmiş boyacıların sandıklarında, annelerin yaz- kış terliklerle yetinen kanaatkâr adımlarında da durup durur ayakkabının materyal varlığını aşan ideolojik/simgesel anlamı. Veya magazin programında mikrofona heyecanla konuşan şöhretin, sahip olduğu onlarca ayakkabı dolabının kapağını gururla açarken söylediği “ayakkabıya korkunç düşkünüm” sözündeki şehvette gizlidir ayakkabının insanın toplumsal kimliğini kurucu gücü. Siyaseten temsil edici konumları işgal eden first lady’lerin LouBoutin giyebilmesiyle ölçülmemiş miydi estetik zevkleri ve puntosunun uzunluğu ile de kudretleri!..
Demek ki ayakkabı deyip geçmeyeceksin… Ayakkabı, her şeyden önce imkânlı ile imkânsızın sınırını çizen bir tüketim nesnesidir bu toplumda. Alabilme, giyebilme, yenileyebilme imkânı olanlar ile alamayan, giyemeyen, yenileyemeyenlerin arasındaki görünmeyen ama aşılması zor sınıf farkının göstergesidir ayakkabı. Hatta öylesine güçlü bir göstergedir ki, günlük yaşamın diline “pabuç pahalı” ya da “dost başa düşman ayağa bakar” deyimleriyle simgesel değerini ve ağırlığını derinden kazımıştır.

Kimliklerden de öte
Düşman ayağa bakar; çünkü bu bakışla karşısındakinin toplumsal konumunu, sınıf ilişkilerindeki yerini anında saptar ve ona göre değer atfeder ve iletişim kurar. İnsanın kim ve ne olduğu hakkında çoğu kez cepte taşınan kimliklerden daha çok şey söyler karşıdakine ayakkabılar. Ayakkabı, güçlü olan ile güçsüz olan arasındaki sınırı üretendir.
Unutuldu çoktan, devrik Filipinler başkanı Marcos’un eşi Imelda Marcos’un kameralar önündeki binlerce ayakkabısı, kurdukları düzenin bir hanedan sömürü düzeni olduğunu insanların zihninde somutlaştıran görüntüydü. Sonra Türkiye’de suikastlarla öldürülen aydın, yazar, düşünce insanlarının, önce Turan Dursun’un, ama en çok Hrant Dink’in gazete kâğıtlarının dışına taşan delinmiş ayakkabıları toplumun içini sızlatırken, imkânlı ile imkânsızın arasındaki sınıra çarptı vicdanlar. Derken Irak’ın devrik lideri Saddam Hüseyin’in heykelleri Bağdat’ta devrildiğinde ve eski ABD Başkanı Bush Irak’a geldiğinde, Arap kültüründe yapılan “alçaklığı işaretlemek için ayakkabıyla vurma” geleneği ile karşılaştık. Ayakkabının yalnızca sınıflar arasındaki sınırı değil, değerli olan ile değersiz olan arasındaki sınırı da başka kültürlerde çizdiğini izledik, fark ettik. Suratına ayakkabıyı yiyen siyasi figür ne kadar kudretliyse, değersizleştirme hareketi o kadar güçlü algılandı.
Gezi olayları sırasında ayakkabı, camiye girmek zorunda kalanların inançlarının ve ötekine saygılarının turnusol kâğıdı yapıldı. Sınırlar, yine ayakkabı aracılığıyla ama bu kez dine saygı duyanlar ve duymayanlar arasında çizilmeye çalışıldı. Ayakkabının simgesel yükü arttıkça arttı. Fakat ayakkabı, ayakta durduğu gibi sabit duramıyordu ideolojik/ kültürel alanda. Bu kez ayakkabı kutuları içinde bulunan paralarla karşımıza çıktı: Helal kazanç ile haram olanın sınırlarını da çizmekteydi artık. Nihayet Ermenek madenlerinde evladını kaybeden bir babanın yırtık kara lastik ayakkabılarında, geri döndürülemez biçimde, sınır çizici ve politik kimliklerimizi kurucu bir simge statüsüne kavuştu. Orada lastik pabuç, patronları karşısında adeta kendi çaresizliklerine terk edilmiş madenciler ile onları bu çaresizliğe terk eden yönetme biçimi arasındaki aşılamayacak sınırı bir uçurum olarak işaretlemiştir. Güçsüz olanın hayatına mal olan uçurumu…
Ayakkabı simgesinin toplumsal ve politik kimliklerin kuruluşu açısından bu kadar merkezi olabileceğini, bundan on yıl önce öngörebilir miydik? Ama oldu. Bundan geri dönüş de söz konusu değildir. Bunca ideolojik /kültürel yükle bu kadar kısa sürede dolup taşan bir gösterge olarak ayakkabı, imkânlı ile imkânsızın sınırını olduğu kadar ve hatta bundan daha çok, iyi ile kötünün sınırını da çizen bir simgedir şimdi. Toplumun vicdanı, Hrant’ın delik ayakkabısından hareketle, iyi olan ile kötü olan yönetme biçimi arasındaki sınırın belirsizleştirilmesine nasıl kafa tuttuysa, Recep babanın parçalanmış ayakkabısından hareketle de meşru ve gayri meşru kazancın sınırları arasında son yıllarda artan belirsizleştirmelere de meydan okumaktadır.

Siyasilere hatırlatma
Siyasilerin unutma eğiliminde olduklarını, bir kez de biz hatırlatalım: Toplumsal dinamikler kaçınılmaz biçimde daima güçsüz olana güç katmak üzere harekete geçmektedir. Bu toplumun insanı, etnik kökeni, dili, dini, mezhebi, cinsiyeti ne olursa olsun, esasen kendisini, eskimiş, delik, büyük ya da dar gelen ayakkabıları giymek zorunda olanlarla bir tutmaktadır. Bir başka deyişle mağdurla ve mazlumla özdeşleşmektedir. Delik ayakkabıları görmezden gelememesi, onlara suskun kalamaması o yüzdendir. Ve görülecektir ki yine o yüzden, toplumsal yaşamda son on yıldır gerçekleşen ideolojik kimliklerin sınırlarının belirsizleştirilmesi, birbirinin içinde eritilmesi ve anlamını yitirmesi işlemlerini de; politik kimliklerin sınırlarının sadece türban üzerinden kurulmaya çalışılması girişimlerini de boşa çıkaracak çok güçlü bir ses verecektir. Çünkü geçmişte mağdur ve mazlum oldukları iddiasındakiler, şimdinin muktedirleridir. Çünkü toplum farkına varmaktadır ki yitirilen her hayat değerlidir ve muktedirler karşısında pabuç pahalıdır.  

Prof.Dr. ÇİLER DURSUN Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları