Olaylar Ve Görüşler

İki İleri Bir Geri - Eray KARINCA

29 Mayıs 2021 Cumartesi

Kadınlara yalnızca kadın oldukları için uygulanan ayrımcılık ve şiddet, tarih boyunca toplumsal cinsiyet bakış açısı ile olağan bir tutum olarak görülmüş, bir sorun olarak nitelendirilmemiştir. Ancak kadının çalışma hayatına girmesi ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yükselen kadın hareketinin çabaları sonucunda bu konudaki farkındalık artmış, toplumsal cinsiyete ataerkil bakış temelinden sarsılmıştır.

Türkiye’de kadına yönelik şiddet ve ayrımcılığın bir sorun olduğunun fark edilmesi de zaman açısından Avrupa ile paralellik göstermektedir. Nitekim CEDAW’ın BM’ce 1981 -bizde 1985-, Kadına Yönelik Şiddetin Tasfiyesi Bildirgesi’nin ise 1993 yılında kabul edilmesinin gerektirdiği zorunluluk yanında, kamuoyunda artan duyarlılık sonucu hazırlanan 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun, 17 Ocak 1998 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Zaman içinde kanuna, madde sayısının azlığı ve adının, ailenin korunması olmasının kadına şiddeti aile ile sınırlandırdığı, bu nedenle de en çok ihtiyaç duyan kesimleri dışarıda bıraktığı eleştirileri getirilmiştir.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ

Sonuçta, kamuoyunca İstanbul Sözleşmesi olarak adlandırılan ve ilk olarak Türkiye tarafından imzalanıp 1 Ağustos 2014 tarihinde TBMM tarafından onaylanarak yürürlüğe giren Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin de etkisiyle yeni bir kanun çıkarılmıştır. 8 Mart 2012 tarihli 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun ile korunacakların kapsamına boşanmış, imam nikâhlı veya nikâhsız birliktelik yaşayan kadınlar ile ısrarlı takip mağdurları da dahil edilmiştir.

Kanunda aile içi şiddetin ve kadına yönelik şiddetin tanımı yapılmış, farklı şiddet türlerine yer verilmiş, mağdura geçici maddi yardım olanağı sağlanmış, görev, yetki, süre ve kanıt aranmaması, karara itiraz olanağı tanınması gibi usule ilişkin açık olmayan konularda çözümler getirilmeye çalışılmıştır. Şiddet önleme ve izleme merkezleri kurularak soruna daha iyi nüfuz edebilmesi için aile bakanlığına, geniş yetkiler ve yükümlülükler verilmiştir.

Ancak kanunun sağladığı imkânlara rağmen, kadına yönelik şiddet dizginlenemez bir hızla artmaya devam etmiş, kanunun amacı ve bilinirliği ise toplumda yeterli düzeye ulaşmamış, keza kanun, karar verici ve uygulayıcılar tarafından da yeteri kadar içselleştirilmemiştir.

YÜKSELEN MUHAFAZAKÂRLIK MI?

Kadına şiddetteki artışı fırsat bilen ve yönetimdeki ikirciklilikten de yararlanan bir kısım muhafazakâr çevrelerce İstanbul Sözleşmesi’nin kutsal ailenin altını oyduğu, evliliklerin azalmasına ve boşanmaların artmasına sebep olduğu, kadına yönelik her hareketin şiddet olarak nitelendirildiği, eşcinsellik ve sapkınlığın önünün açıldığı hatta sözleşmenin amacının tersine kadına şiddeti artırdığı ileri sürülmüştür.

Oysa son yıllarda ülkede yükselen muhafazakârlık, kadını değersizleştirerek kadına şiddeti olağanlaştırmış, sosyal medya kullanımının yaygınlaşması, ekonomik bunalımlar, genç işsizlik sayısındaki artış ve ev içi şiddetin, öldürülen kadınların hikâyelerinin artık görünür olması da bu verilerdeki artışa sebep olmuştur.

Sonuçta bu kara propaganda etkisini göstermiş ve 20 Mart 2021 tarihli, 3718 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile İstanbul Sözleşmesi’nin feshine karar verilmiştir. Fesih, idare hukuku ilkelerine dolayısıyla hukuk sistemimize uyumsuz olmakla birlikte, görünen o ki 1 Temmuz 2021 tarihi itibarıyla Türkiye ilk olarak imzaladığı sözleşmeden, yine ilk olarak dönen ülke olacaktır.

OPTİK YANILSAMA

Ancak nasıl ki kurtlar tarafından kuşatılan öküz sürüsünün bu kuşatmadan sarı öküzü vererek canlarını kurtarması mümkün olmamışsa bu çevrelere İstanbul Sözleşmesi’nin feshi kararı yetmemiştir. Bu defa da sözleşmenin feshi kararı ile en önemli hukuksal dayanağından yoksun kalan 6284 sayılı kanunun içerdiği koruma önlemleri nedeniyle aile kurumuna savaş açtığı, binlerce babayı mağdur ettiği, özellikle tedbir uygulanması için belge aranmamasının ve evden uzaklaştırma tedbirinin erkeği mağdur ettiği hatta onu öfkelendirerek kadın cinayetlerini artırdığı şeklinde optik bir yanılsama yaratılmıştır.

Oysa şiddetin asli mağduru olan kadınları göz ardı etmeye yönelik bu çabanın sonuç vermesi, onu aynı çatı altında zorbası, katili ile baş başa bırakma gibi vahim sonuçlar doğacaktır.

ASPİRİN KANUN

Her şey bir yana 6284 sayılı kanun bir ihtar kanunu olup aynı çatı altında yaşanması nedeniyle dışarıdan fark edilmesi zor olan, aile içinde yaşanabilecek şiddetten kadını hemen, sıcağı sıcağına koruma ve tedbirler üretme amacıyla kabul edilmiştir. Bu kurnaz ve kötü niyetli çıkarımlar sonucu kadını, 6284 sayılı kanundaki koruma tedbirlerinden yoksun bırakmak, kadına uygulanan şiddeti desteklemek, onun vücuduna inen her darbeye, vurulan her bıçağa destek olmaktır.

Kadına yönelik ayrımcılığı sürdürmenin bir aracı olan kadına yönelik şiddetin kalıcı çözümü ise kadınlarla erkekler arasında toplumsal hayatın her alanındaki eşitsiz güç ilişkisinin giderilmesidir. Bu itibarla amacı şiddeti önlemek için anlık çözüm üretmek olan ve bunun için de birçok olanak sunan yasal düzenlemelerin şiddeti önlemek için yetersiz olduğunu ileri sürmek, ağrıyı kesen aspirini hastalığı iyileştirmedi diye suçlamakla eş değerdir. Çünkü 6284 ve öncülü olan 4320 sayılı kanunlar, acil servis işlevi görürler, amaçları o an sıcağı sıcağına yaşanabilecek olan şiddeti önlemek için ivedi tedbirlerin alınmasıdır.

O halde korunamayan değil, kanunun sağladığı olanaklarla korunan kadın sayısı ölçüt alınmalı, korunamayanların da neden korunamadığı içtenlikle sorgulanmalı, eksik veya yanlışlar varsa giderilmelidir. Aksi tutum yani kanunu etkisiz bırakmak, kadınlara uygulanan zulme göz yummak, ortak olmaktır. O halde kadına şiddetin önlenmesi konusunda, kadınlarımızın güvenlik içinde, erkeklerle eşit haklara sahip bireyler olarak özgürce yaşayabilmeleri için birçok toplumsal sorunda sergilenen mehteran tarzı iki adım ileri bir adım geri şeklindeki ikircikli tavırdan ve tabii ki en başta İstanbul Sözleşmesi’nden dönülmesi kararından derhal vazgeçilmelidir.

Eray KARINCA


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları