Olaylar Ve Görüşler

Küresel kıyamet

08 Nisan 2020 Çarşamba

DR. ESRA KIZILATEŞ

1914 sonbaharında Paris’in kıyısına gelen Alman ordusu Marne Nehri kenarında İngiliz ve Fransız orduları tarafından püskürtüldü. Bu çarpışmalar dört yıl sürecek siper savaşlarının başlangıcı oldu. Marne’de, 263 bin İngiliz ve Fransız gence karşılık 220 bin Alman genci öldü.

Sayısal veriler kişisel hikâyeleri o zaman da yansıtmıyordu. Savaş, ölen gençlerin ailelerinin yaşamlarında kırılma noktasıydı. Çoğu yirmili yaştaki gençlerden biri Cezayir doğumlu Lucien Augusto Camus’ydü. Camus, geride “Mort Pour la France/Fransa için öldü” yazan bir mezar taşı, sağır bir eş, otoriter bir anne ve ileride babalarını hatırlamayacak iki erkek çocuk bıraktı. Üç yaşındaki Lucien ve 11 aylık Albert.

Her gün 68 bin insan

I. Dünya Savaşı’nın son döneminde ABD, İngiltere ve Fransa’daki cephelere asker gönderdi. Fransa’ya giden askerlerin bir kısmı Kansas şehri Fort Riley askeri bölgesinde eğitim aldı. O dönem için ordunun en büyük tesisiydi. Ortalama 50 bin gencin bulunduğu tesis kamplara ayrılmıştı. Bunlardan biri de Camp Funston’du. Kampın aşçısı Albert Gitchell boğaz ve baş ağrısı, ateş, soğuk algınlığı semptomları ile Mart 1918’de hastaneye başvurdu. Bir gece önce kampa yeni gelen yüzlerce askere yemek hazırlamıştı. Dr. Loring Miner grip benzeri bu tablo için Gitchell’e revirde dinlenmesini önerdi. Ohio Üniversitesi’nden mezun 58 yaşındaki Dr. Miner’a iki gün içinde 520 genç, benzer şikâyetle başvurdu. Doktor gribin şimdiye kadar gördüklerinden farklı olduğunu, insanları üç günde vurduğunu söylüyordu. Gitchell gribi rahat atlatmıştı. Sonraki günlerde hastaneye gelen binlerce genç o kadar şanslı değildi. Dr. Miner ABD Halk Sağlığı Merkezi’ni uyardı, pek destek göremedi. Ne merkez ne de doktor bunun büyük bir salgının başlangıcı olduğunu anladı.

Grip, Fort Riley’den Fransa’ya giden askerlerle Avrupa’ya yayılmıştı. Savaşa katılan ülkelerin basınında ölüm gibi moral bozucu haberler için sansür vardı. Savaşa katılmayan İspanya basını, gribe bağlı ölümleri ilk dile getirdiği için, ABD’de çıkan grip “İspanyol gribi” olarak anıldı. 

1918’de dünya nüfusu yaklaşık 1.8 milyardı. I. Dünya Savaşı’nda 8 milyona yakın insan öldü. Savaşın her günü için 6 bin insan! 

İki yıl süren İspanyol gribinde 50 milyon insan bir daha nefes alamadı. Gribin her günü için 68 bin insan! 

O zamanlar dijital devrim yoktu. Bilgi bu kadar hızlı hareket etmiyordu. Dünya Sağlık Örgütü bile henüz kurulmamıştı. İnsanlık, salgın hastalıklar karşısında ne kadar çaresiz kaldığını anımsadı.

‘Herkes biliyor, ölüler dışında’

Bu çaresizlik daha önce de yaşanmıştı. Bunlardan biri “kara ölüm-veba” salgınlarıydı. 1347-1351 yılları arasında milyonlarca insanı öldüren veba, bundan 600 yıl sonra, babasını I. Dünya Savaşı’nda kaybeden Albert Camus’nün anlatımı ile edebiyat tarihinde yerini almıştı. 

Camus, “Veba” romanında, hastalığın 1940 Nisan ayında, Cezayir liman şehri Oran’a ani gelişi ve bir sonraki şubat ayında yavaşça ayrılmasını anlatır. Ürkütücü normallik yaşayan kasabanın yarısını yok eden hikâye korku ile başlar. Anlatıcı doktor Rieux, şehirde ölü fareler ile karşılaşır. Kısa sürede şehirdeki yollar ölü farelerle dolar. Başlangıçta vatandaşların çoğu bu durumu hainlerin oyunu olarak görür, ciddiye almazlar. Halkın bir kısmı yerel yetkilileri ve sağlık görevlilerini kınamaktadır. Bu arada koltuk altında, boyunlarında, kasıklarında ağrılı şişlikler olan hastalar da artmaktadır. Sorumsuzca iyi niyetli hümanistlerin düştüğü inkâr kuyusu Oran’da da kendini gösterir. Bir karekter, “Veba olması imkânsız, herkes batıdan kaybolduğunu biliyor!” der. Camus’nün romandaki cevabı nettir: “Evet, herkes biliyor. Ölüler dışında.” Veba, tüm şehre nahoş bir koku gibi yayılır. Şehri kontrolü altına alır.

Camus sadece veba hakkında yazmamaktadır. Yazarın mercek altına aldığı mikrop,  fizyolojik olduğu kadar sosyolojik ve düşünseldi. Kitabın satırlarında veba (kolera, SARS, COVID-19 gibi hızla yayılan salgın hastalık) anlatılır. Satır aralarında ise toplumda görülecek tüm bireylerin düşünce, davranış modellerini etkileyecek aşındırıcı, baskılayıcı her türlü ideolojinin yerleşmesi dile getirilir.

Camus,fizyolojik salgını birçok epidemiyologdan, sosyolojik salgını birçok sosyologdan iyi anlatır. Kitap Camus’yü, II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa edebiyatında önemli yerde konumlandırdı. İnsan doğasını doğru tanıyıp anlatan hikâye, 73 yıl sonra bile hâlâ insanlığa ayna tutuyor.

Çözüm: Hep birlikte mücadele 

31 Aralık 2019’da Wuhan’da başlayan COVID-19 salgını, bizi 1940 Oran’da ortaya çıkan salgın kadar hazırlıksız yakaladı. Lokal başlayan virüs, üç ayda 160 ülkeye yayılıp küreselleşmenin anlamını bir başka açıdan gösterdi. Bizler, içinde yaşadığımız kürenin tek bir organizmaya dönüşmesini sadece sosyal, ekonomik, kültürel ürünlerde sanıyorduk. Kaliforniya’da tasarlanan bir telefonun, Çin’de üretilip Hindistan’ın Pondiçeri bölgesinde veya Katar Doha’da bir gencin elinde yer alması bizi şaşırtmıyor. Üretilen ürünün kürede sınırsızca dans etmesi izlemeye alıştığımız bir gerçek. Bu dansın hayatı sonlandıran hastalıklar için de geçerli olduğunu yaşayarak öğreniyoruz.

Kürenin bir noktasında başlayan ölüm zinciri tüm dünyada insanları önce ülke, sonra ev sınırlarına kadar çekiyor. İnsanlar basit yaşamın konforunu gribe kapılarını kapatarak arıyorlar. 

Küreselleşme, küreyi tehdit eden her durum için hazır olmayı, gereken önlemleri almayı zorunlu kılıyor. Anlaşılan bu tehdit, Hollywood filmlerinde gördüğümüz gibi uçan daireler ile uzaydan gelmeyecek. Çığlığına kulaklarımızı kapadığımız doğanın içinden çıkan, gözle görülemeyecek kadar küçük canlıların yarattığı salgınlar olacak. Çözümse sınırların ötesinde aynı kürede birlikte yaşadığının farkında olan, birlikte hareket ve mücadele edebilen insanlar tarafından bulunacak. 


Yazarın Son Yazıları