Olaylar Ve Görüşler

Trump neden kazandı?

15 Kasım 2016 Salı

ABD seçimlerinde Trump’ın, ekonomik vaatlerle seçim kampanyasını biçimlendirmesi ve seçim sürecinde aşağılamasına karşın kadın, Afro Amerikan ve Hispaniklerden yüzde 42 oy almasının temel gerekçesi, Obama’nın seçim sloganı olan “change/değişim”den etkilenmiş ancak kendi için umduğu değişimin sekiz yılda pek gerçekleşmediği kanısına ulaşan seçmen davranışıyla açıklanabilir.

Türkiye’de ABD’nin 8 Kasım seçiminin tartışma yaratan sonuçlarından birisi de seçime katılma oranının yüzde 50’lere düşmesiyle demokrasi arasında bir pozitif korelasyon olduğu yanlış saptaması. Özellikle kararsız seçmenlerin yüzde 30’a yükselmesi, ilk bakışta Amerikan toplumunun demokrasiden uzaklaştığı yorumlarını artırdı. Oysa, ABD demokrasisinin en çok gelişme gösterdiği 1972 seçimlerinden 2016’ya değin bu oran, yani yüzde 50’lerdeki katılım, bir süreklilik gösteriyor.

Katılım oranları
Nitekim, OECD ülkelerinde son yıllarda yapılan seçimlere de bakıldığında İngiltere, İspanya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, İrlanda ve Lüksemburg’da seçime katılım oranı yüzde 60’larda, Estonya, Slovenya, Polonya, Japonya, Letonya ve Şili’de ABD gibi, yüzde 50’lerde katılım görülüyor. Katılım oranı yüzde 90’a yaklaşan ülkeler ise Avustralya, Avusturya, Belçika ve Malta. Görüldüğü üzere, demokrasilerle seçimlerde oy kullanma arasında bir ilişki yok. Ayrıca, halkoylaması ya da referandumlarda katılım oranının yüksekliğine göre çıkarılan yasalar da, o devletin demokratik olduğu anlamına gelmez. Örneğin, 2014 seçimlerinde katılım oranı yüzde 83.3 olan İsveç’te sadece sağdan akan trafiğin tanınması için düzenlenmiş olan referandumda İsveç seçmenlerinin aleyhte oy kullanmasına karşın, hükümet yine de bu yasayı tanıdı, yani referandum sonucunu dikkate almadı. Çoğunluğun isteğini yerine getirmemek, İsveç’i antidemokratik yapmadığı gibi, aksine demokrasisini güçlendirdi. Kamu politikalarının oluşumunda gruplar, hükümet nezdinde çıkarlarını savunan dernekler ve sivil toplum örgütleri, meslek örgütleri, sendikalar ve işveren örgütlerinin etkin olduğu ve doğrudan demokrasi araçları olarak nitelendirilen iki uygulama (halkoylaması ve halkın kanun teklifi) örneğine sahip olan İsviçre’de ise tek başına bir İsviçre yurttaşının başvurusuyla yürürlükte olan bir yasa kaldırılabilir ya da yurttaşın gerekli gördüğü bir talep, yasa haline getirilebilir. OECD ülkeleri içinde 2015 seçimlerinde yüzde 39 ile en düşük katılıma sahip ülke İsviçre. Ancak tek kişinin isteğiyle yürürlüğe sokulan ya da yürürlükten kaldırılan bir yasa, İsviçre’yi diktatörlük yapmaz. Dünyada oy kullanımının zorunlu olduğu 25 ülkedeki katılım oranlarının yüksek olması ise yine demokrasinin gelişmişliğiyle açıklanamaz. Bunlardan ikisi, katılım oranları yüzde 90’a yaklaşan gelişmiş Belçika ve gelişmekte olan Türkiye. Siyaset bilimciler, dünya genelinde oy kullanma oranlarının düşüş nedenlerini, sosyo- ekonomik, kültürel, kurumsal, teknolojik öğeler ile gelir düzeyi, eğitim, cinsiyet, yaş ve kentleşme gibi bağımsız değişkenler ya da seçim sistemlerinin ülkelere göre farklılık göstermesi gibi değişkenlerle açıklamakla birlikte, bu öğeler de katılım oranının düşüklüğünü açıklayacak genellemeler yapmamız için yeterli değil. Ancak, seçimlerde oy kullananlardan önce, oy kullanmayanların ortak özelliklerini saptamaya çalışırsak, iki seçmen tipinden söz edebiliriz.

İki seçmen tipi

1- Bireysel olarak seçime katılıp katılmamanın sonuçları değiştirmeyeceği, her seçmenin bireysel olarak olmazsa olmazı olan hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, yaklaşık fırsat eşitliğinin kurumsallaştığı ülkelerde, seçime katılmak önemsizleşebilmektedir. Yani demokratik sistemin kurumsallaştığına güvenin yüksek olduğu ülkeler seçmeni.
2- Siyasal ilgi ve bilgi düzeyi yüksek olmakla birlikte, seçimde kendisini temsil edecek partinin parlamentoya girme olasılığının seçim sistemi sonucu düşük ya da hiç olmaması, seçime katılsa da katılmasa da sonuçların değişmeyeceği, seçmenin bireysel olarak sistemi etkileyemeyeceği algısının yaygın olduğu ülkeler seçmeni.

Trump meselesi
Gelelim Trump’ın başkan seçilişine: ABD seçimlerinde Trump’ın, ekonomik vaatlerle seçim kampanyasını biçimlendirmesi ve seçim sürecinde aşağılamasına karşın kadın, Afro Amerikan ve Hispaniklerden yüzde 42 oy almasının temel gerekçesi, Obama’nın seçim sloganı olan “change/değişim”den etkilenmiş ancak, kendi için umduğu değişimin sekiz yılda pek gerçekleşmediği kanısına ulaşan seçmen davranışıyla açıklanabilir. Tıpkı, Türkiye’de 1990’larda ANAP ve DYP’nin serbest piyasa ekonomisi uygulamalarını nepotizim (aile-akraba kayırmacılığı) ile “talan ekonomisi”ne dönüştürmesi, DSP ve CHP’nin ise sosyal demokrat, halkçı siyasal felsefesinden uzaklaşarak yalnızca laiklik vurgusuyla asıl seçmen kitlesinin yoğunlaştığı varoşlar ve ulusal gelirden adilce pay alamayan işçi, memur ve köylülere üstenci bakışı sonucu, merkez sağ ve sol partilerin çökmesiyle AKP’nin konut, eğitim yardımı, sağlık ve ulaşım gibi sosyal politikalarıyla bu kitleleri sisteme dahil ederek seçimi kazandığı gibi. Ancak, unutmamak gerekir ki, emperyalizmin yeni adı küreselleşme, ABD’nin postmodernizm kuramıyla ulus-devletlerin sonunun geldiğini iddia ederek yayılmacı politikasını sürdürmesini amaçlamıştı. Ne var ki, bu stratejiyle 1990’larda mikro milliyetçiliği azgelişmiş ülkelere yayarak ulus-devletleri parçalamak isteyen ABD’de “milliyetçi” söylemle gelen ve ulus-devleti savunan Trump, başkan seçildi. Bu sonuç da Amerikan stratejistlerine ve siyaset kuramcılarına bilimsel kapak olur umarım.

NURŞEN MAZICI Prof. Dr. Siyaset Bilimci


Yazarın Son Yazıları