Olaylar Ve Görüşler

Yargıç reformu gerek

28 Kasım 2019 Perşembe

Yazar: İbrahim Türkeş

Hukukçu,Felsefeci/YKKED Fethiye

Bir otomobil en son teknoloji ile üretilmiş de olsa, ancak sürücüsü kadar güvenlidirder Fransızlar. Yargıda da  durum böyledir. Ne kadar reforme ettik derseniz deyin, yargının onuru ve güvenilirliği ancak yargının bağımsız, yargıcın “dokunulmaz” olması ile sağlanabilir. Yetmez, yasayı uygulayan yargıcın mesleki formasyonunun dışında fikri ve kültürel formasyonu ile paristasis (çevresel etkilenmeleri) yargının onur ve güvenilirliğini etkileyen önemli unsurlardır. Kızına eşinin şiddet uyguladığına dair, şikâyete gelen yaşlı anneye, “Koca kahrı çekmeyecekti de niye evlendi” diyen, böylece kocanın kahrını (arabayı) adaletin (atın) önüne koşan bir yargıç/savcı profili ile yargıda reforma kalkışmak, çoban çadırında musandıra (raf) aramaya benzer. Yargı reformundan yargının sorunlarına çözüm olacağını ummak için yargının bağımsız, yargıcın dokunulmaz (şahsi ve siyasi baskılara karşı teminat altına alınmış) ve kişilere değil yalnızca adalete endeksli olması vazgeçilmez, evrensel koşullardır.

Reformda ilk adım

Yargıyı iyileştirmenin yolu, önce yargıcın eğitiminden, sonra onun bağımsızlığı ve dokunulmazlığından geçmektedir. Yargıç dokunulmazlığı, yargıca sağlanan bir ayrıcalık değil, yargı hizmetlerinden yararlanan insanlara verilen bir güvencedir. Bununla, ”Yargıcına güven, o şahsi veya siyasi hiç bir baskı altında değildir” mesajı verilmektedir. O halde yapılması gereken ilk iş, hukuk eğitimini iyileştirmektir. Reform paketinde, hukuk fakültelerinde öğrenim süresinin 5 yıla çıkarılacağı öngörülmektedir. Ancak önemli olan eğitimin süresi değil, içeriğidir. 5 yıla çıkarılmakla hukuk fakültelerindeki ezbere dayalı hafızlık geleneği bir yıl daha mı uzayacaktır, yoksa insanı insan yapan o temel özelliği, “nedensel” ve “analitik” düşünmeyi öne çıkaran proğramlar mı izlenecektir? Eğer adalet saraylarında “kadının namusu”nu, “kız kardeşin iffeti”ni, “kocanın kahrı”nı “adalet idesi”nin önünde tutup “vicdanların iç adalet sarayı”nı karartan yargıç ve savcı profili istenmiyorsa, yapılacak ilk iş, yargıç adayının “düşünce akışkanlığı”nı tıkayabilecek geleneksel değerlerin baskısından onu kurtarmak olmalıdır. Bunun da yolu, hukuk fakültelerinde “doktrin” ve “hukuk pratiği”nin yanında “genel felsefe”,“hukuk felsefesi”,“hukuk sosyolojisi” ve hatta “matematik” programlarına ciddi bir şekilde yer verilmesinden geçmektedir. Şimdi olduğu gibi, sınavından çıktıktan sonra bu derslerin kitaplarını yırtıp yakacak kadar değil.

İkinci adım

Yargıda reform, yargı üzerinde “yürütme” erkinin denetim” ve “vesayet”i olduğu izlenimi veren Anayasal ve yasal düzenlemeler kaldırılmadıkça hep bir sonrakini “müjdeleyen”, her müjdede Türkiye Barolar Birliği’ni avuçlarını patlatırcasına alkışa sevk eden reformlar zinciri olmaktan öte geçemeyecektir. Yapılması gereken, HSK üye seçimi ile, seçilmemiş üyeler Adalet Bakanı ve müsteşarının kurulda yer almasını sağlayan düzenlemeleri değiştirmektir.Bu yapılmadığı sürece ne yargı bağımsızlığından, ne yargıç dokunulmazlığından, ne de yargıya güvenden söz edilebilir. Bugün yargıda “kaos” vardır. Aynı suçlarda veya benzer olaylarda yargıcın biri tutuklarken öbürü salıvermekte, biri beraat ettirirken öbürü mahkûm etmekte, biri “hukuka uygun” derken öbürü “hak ihlali” demektedir. Yargısal kararlarda hukuka aykırılık giderek artmaktadır. Nedeni, yargıcın gözü ile kulağı arasındaki eşgüdümsüzlüktür. Yargıcın gözü kitapta, kulağı başka yerlerde olduğu sürece, kamuoyunda “hâkimlerin keyfiliği” ve “kararlarının tesadüfiliği” hep tartışma konusu olacak, hiçbir reform paketi bu tartışmayı sona erdiremeyecektir. Cumhuriyet gazetesi çalışanları ile ilgili olarak İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi’nce verilen mahkûmiyet kararlarını bozan Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin “bozma” gerekçeleri, bütün hukukçuların, bütün hâkimlerin, bütün savcıların oturup bir daha düşünmelerini gerektirecek önem ve ivediliktedir.

Yargıyı içine düştüğü bu kaostan kurtarmanın yolu, öncelikle “yürütmenin yargıya müdahale ettiği” izlenimi veren anayasal ve yasal düzenlemelere son vermektir. Anayasa değişikliğini gerektirmesi nedeniyle bu yol “zorlu”görülüyorsa, o zaman hukuka aykırı karar veren,işlem yapan hakim ve savcılar için 2011 yılına kadar kendi yasalarında var olan “tazminat” sorumluluğu yeniden getirilmelidir. Ergenekon kumpası sanığı, dünyaca tanınmış bilim insanı Sayın Mehmet Haberal’ın haksız tutuklu kaldığı gerekçesi ile şimdi FETÖ üyeliğinden yargılanan hâkimlere karşı açtığı tazminat davalarını kazanması üzerine, 09.02.2011 tarihinde Hâkimler ve Savcılar Kanunu’da apar topar değişiklik yapılarak hâkim ve savcıların soruşturma, kovuşturma veya dava ile ilgili işlem ve kararları nedeniyle sorumlu tutulamayacağı, sadece devlet aleyhine dava açılabileceği hükme bağlanmıştır, hem de bugünün en hızlı FETÖ düşmanlarının teklifi ile. Oysa, açıkça hukuka aykırı karar veren yargıcın tazminat sorumluluğu da olmalıdır.

Türkiye Barolar Birliği’ne

Bir çift sözümüz vardır. Türkiye Barolar Birliği, Sayın başkanını bu yargı reformu paketi ile ilgili olarak “iddia ediyorum, bugüne kadar böyle bir çalışmayı, birlikte çalışmayı daha önce görmediniz” dedirtecek kadar kendinden geçiren, sunumu sırasında avuçlarını patlatırcasına alkışlatan bu yargı reformu strateji belgesi, yukarıda açıklanan nedenlerle bırakınız yargının sorunlarına çözüm olmayı, pansuman bile olamayacaktır. Sayın başkan, “düşünceyi ifade özgürlüğündeki çeşitli sıkıntılar bu paket ile aşılacaktır” demektedir. Hemen belirtmek gerekir ki,” düşünce özgürlüğü”nün içeriğini belirlemek, hukuktan önce felsefenin işidir. Reform paketi hazırlanırken felsefeden, Türkiye Felsefe Kurumu’ndan (haliyle onun değerli başkanı, değerli felsefeci İonna Kuçuradi’den) görüş alma, yararlanma düşünülmüş müdür? Öyleyse bir kuru emektir.


Yazarın Son Yazıları