Hastalıklı ilişkiler yumağı içinde kıvranmak

13 Mart 2016 Pazar

Hasta olduk, yattık kalktık günler geçti, ama Cumhurbaşkanı’nın Anayasa Mahkemesi’ne veryansını geçmedi! Ama tutarlılığını teslim edelim, başından beri söylemiyor mu ki: Kardeşim istediğim Türkiye bu değil. Benimle çatışan değil, uyumlu bir yönetim istiyorum...
Mesele budur. Sunduğu, tasarımlanmış, ölçülmüş-biçilmiş “öfkeli Cumhurbaşkanı” rolünün amacı da.. Hedef, şimdilik yönetemediği Anayasa Mahkemesi’ni, bir daha böyle kendisine muhalif kararlar almaması için “örnek bir pataklama” işlemi diye de yorumlanabilir.
Mahkeme’nin doğal işleme sürecine çomak sokacak ve bir daha böyle özgürlükçü-mözgürlükçü, Anayasa’nın ruhuna ve evrensel normlara uygun kararlar almasını engelleyecek değişiklik süreci de gelecektir.
Nitekim, Metin Külünk isimli AKP milletvekili de liderinin ne demek istediğini çok iyi anlayarak, ruhuna tercüman olarak “Anayasa Mahkemesi kaldırılmalı, bu atanmışların, seçilmişler üzerinde vesayetidir” açıklamasını yaptı. Yani, yahu millet seçmiş göndermiş, herkes ona boyun eğmeli.
Şimdi şom ağızlılık yapmayalım. Yok bu diktatörlük istemidir, gibi şeylerle ülkemizi yabancıya şikâyet etmeyelim, milletin de aklını karıştırmayalım. Bak alt mahkemeler sistemi ne güzel uyumlu çalışıyor. Tam demokratik mekanizma, tıkır tıkır.
Vay ki vay...

Komik bir durum!
Cumhurbaşkanı ve adamlarının Anayasa Mahkemesi’ne karşı açtıkları savaşın hukukla falan zerre ilgisi yok. Bu açıdan, konuya, Anayasa Mahkemesi’nin hak ve hukukları ve anayasa, evrensel hukuk ve verdiği kararın doğruluğunu savunmak açısından yaklaşmanın ve açıklamalar yapmanın gereği tam sıfırdır. Her şeyin ayan beyan ortada olduğu bir konuda, neyi savunacaksın, Mahkeme ve kararına karşı sürdürülen kampanyanın en kadar yanlış olduğunu mu? Komik!
Çünkü bu ekip, bu kez Mahkeme’yi odağa oturtarak, var olan sisteme karşı siyasi bir yıkım mücadelesi yürütüyor.
Ülkeyi nasıl fiilen yönettiklerinin belgesini sunuyorlar.
Bu bilgi de yeni değil, 17-25 Aralık 2013 günlerinde, dahası bunun öncesinde ve sonrasında gösterdikleri büyük yönetim performansı, yolsuzluk-rüşvet ilişkileri, kapatılan dosyalar, aklamalar, yıkamalar, kupon araziler, inşaatlar, paylar, ortaklıklar... Türkiye’nin yaşadığı büyük yağma... Hepsi bir bütündür ve hiçbir şey yeni değildir.

Ordu ve ‘kurtulan Türkiye’
Şimdi alınan ve daha büyük resmi tek adam yönetimine geçmenin aracı olarak pratiğe sokulan “millici” pozisyonlar da.
Bu pozisyonun iki ayağı var, bu iki ayak Beştepe’nin elini kolaylaştırıcı, hedefine yürüyüşünü kolaylaştırıcıdır.
Aptala yatmış birileri diyor ki, gittiler devletin dümen suyuna girdiler, teslim oldular, vesayetin bir parçası oldular. Ayol... diyeceğim sadece!
Ordu en büyük müttefikleri. Ordunun en titiz olduğu konu, ülkenin birliğidir. Gerisi onları en azından şimdilik ilgilendirmiyor. PKK’nin işgalci ve parçalayıcı gücünü engellediği sürece, işler onlar acısından tıkırındadır.
Eh, orduya karşı tezgâhlanan büyük Silivri rezilliklerinin koçbaşılığını üstlenmiş, o görevi o dönem AKP’ce de kutsanmış Cemaatin de “defteri dürüldüğüne” göre, “Türkiye kurtulmuş” demektir.

Orduda da temizlik gelir!
Merak etmeyin, ordu içinde de geniş bir temizlik yapılacaktır yakında, en uzağından ağustosta. Bu da çok iyi bir şey olarak kabul edilir.
Daha ne istesin? Haaa, bu iki önemli çok hassas konunun dışında, siyasi yönetimde büyük otoriter rejimine geçilmesi ve bütün diğer keyfi uygulamalar da, siyasal rejimin sorunu. Bunu da partiler düşünsün.
Bu arada “Beştepe Konseyi” ile devlet içinde, başbakanlığa, rejime, sisteme karşı “başka paralel uygulamalar”a geçiliyormuş. Anayasa fiilen ortadan kaldırılıyormuş.
Eh o kadar hata, kadı kızında da olur. Ne yani 1001 odalı saray, millet için çalışmasın da boş bir yatırım olarak mı kalsın!
Ayıptır!  


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları