Bir Kez Daha Başa Döndük...

30 Temmuz 2015 Perşembe

Her dönem kendi çocuğunu büyütür.
Ama ülkemizde uzunca bir süredir, her çocuk büyüyemiyor. Olmadık bir anda, ötekileştirmenin acımasız sonuçlarına kurban gidiyor ve sadece adları akıllarda kalıyor.
Bizim kuşak İkinci Dünya Savaşı’nda yürümeye, koşmaya başlamış bir kuşaktı. İlk öğrendiklerimizden biri de siren sesleri duyulduğunda, yakınsa eve kaçmak, uzaksa bir ağacın altına sığınmaktı. Çünkü Alman tayyarelerinin (uçaklarının) Yunanistan’dan kalkıp İstanbul’u bombalama tehlikesi altında yaşıyorduk.
Günümüzdeki benzerlerimiz de bizden pek farklı değil. Hatta daha da tehlikede. Bombanın nerede patlayacağı, kurşunun nerden geleceği hiç belli olmuyor... Yürekleri ağızlarında ana-babalar ülkesi olduk.

***

Bugün de öyleyiz ya, genelde fakir bir ülkeydik. Topraktan yuvarlanmış bilyelerle, şimşirden yapılanı her çocuğun gözdesi olan topaçlarla oynar, lastik sapanlarla atış talimi yapardık.
Futbol topu sahipliği, kimi çocukları ayrıcalıklı kılardı. Takımı onlar kurar, maç kurallarını bile belirlemeye kalkarlardı. Kendilerine sert girildiğinde kızar ve küserler, topu alıp giderlerdi. Maç da en heyecanlı yerinde yarıda kalırdı. Ya da anneleri “Hadi yemeğe” diye seslenince ortalık mayna olur, topsuzlar elleri böğründe kalakalırlardı.
Sünnetimde Nezihe Teyzemin hediyesi sarı-lacivert 18 parçalı bir futbol topum olmuştu ama ne yalan söyleyeyim sürece uygun sahipliğini becerememiştim.

***

“O günler nereden aklına geldi” diye sormasanız da söyleyeceğim.
Recep Tayyip Erdoğan’ı çeşitli sanlarla uzunca bir süredir izliyoruz.
Benzetmemi çok yetersiz, hatta yaptıklarını alt alta yazınca yağcılığa yakın bulanlar da olacaktır ama içimden geldiği gibi söylüyorum. Bizlere, bizim dönemin futbol topu sahibi, o nedenle de kendisini ayrıcalıklı sanan çocukların muamelesini çekiyor.
Kuralları kendisi koyuyor, istediğini takımına ya da maça alıyor, istediğini sahadan atmaya kalkıyor. Doğaldır ki hepsini başaramıyor, kızıyor, küsüyor, sahayı karmakarışık edip bırakıyor.

***

Önce “çözüm süreci”, olmadı “demokratikleşme”, o da olmadı “kardeşlik” diye sürdürülen ama kendisinden başka birinin ne olduğunu bilemediği süreci, yine başa dönüp “Çözüm süreci bitti” diyerek sonlandırıverdi. Oysa yandaşları ve aşırı iyimserler ne hayaller kurmuş, ne kadar nefes ve mürekkep tüketmişlerdi.
Anlaşıldı ki amaç, örnek aldıkları Osmanlı’nın “devleti ebed müddet” anlayışını “iktidarı ebed müddet”e yani sonsuza kadar iktidarda kalma niyetini yaşama geçirmek, bunun için de kimi Kürtlerin ve demokrasiyi asker karşıtlığına indirgeyenlerle dincilerin oylarını almakmış.
7 Haziran’da sandıklar açıldı, gerçek kafaya dank etti.
Bir yeniden seçime ve ölüm-kalım sürecinde yönleneceği sanılan oylara gereksinim var.
Ben seçmenin sanıldığı kadar kısa akıllı olmadığına inananlardanım.
Bugünlerin neden geçmişe benzetildiğinin ayırdında olduklarını düşünüyorum.
Hem bölücü hem de dinci teröre olanaklar sağlandığını, askerin valilerin, valilerin İçişleri Bakanlığı’nın, onların da Başbakanlık’ın emir kulu durumuna sokulmasının başarılı (!) uygulamaları ile bugünlere ulaştık. Polislerin durumu ise içler açısı.

***

Nasıl olduysa IŞİD terör örgütü sayıldı ancak hoşgörü sürüyor. PKK’ye görüntüde kızgınlık var ama Suriye’deki uzantısı PYD’ye destek için İncirlik açılıyor.
Yazıyı Özgür Mumcu’nun cümlesiyle bitireyim. “Her şeyi şahısların çıkar ve keyfi belirlerse; şeffaflık, demokrasi, hukuki güvenlik ortadan kalkar.”  


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları