Siz Kanka Değil miydiniz?..

24 Eylül 2016 Cumartesi

İktidar partisi AKP ile yandaşları, kendilerini FETÖ’den sıyırmak için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar.
Bu konudaki çabalarından biri de Silivri ve İzmir davalarını, 17-25 Aralık ve MİT TIR’ları skandallarıyla aynı kefeye koymayı amaçlıyor.
Elmalarla armutları toplamaya kalkmak gibi garip bir durum...
Çünkü Silivri ve İzmir davalarının kumpas olduğu ama yürütülmesinin Cemaat-AKP ortaklığı ile gerçekleştirildiği açıkça ortada.
Ama 17-25 Aralık ve MİT TIR’ları olayları şimdilerde “FETÖ” denen Cemaat’in tek başına kotardığı bir girişim.
Subayların, gazetecilerin, bilim insanlarının yargılandığı davalarda kanıt diye sunulan belgelerin, sahte, kurmaca, düzmece olduğu daha soruşturma aşamasında bile dile getirilmiş durumda.
17-25 Aralık ve MİT TIR’larında ise şimdiye kadar ileri sürülebilen tek iddia telefon konuşmalarının montaj olduğu ki o da kanıtlanamadı.

***

Bir muhabirlik anımı anlatmak istiyorum.
Fi tarihinde bir cinayet işlendi. Gazeteciler önce cinayet yerine üşüştü. Sonra karakolun yolunu tuttuk. O dönemde cinayetler yıl içine göre numaralandırılırdı.
Her neyse sanık yargılanmaya başlandı ve sonunda meşru müdafaa olduğu gerekçesiyle cezalandırılmadı.
Bugünkü mantık ve pompalanan hukuk anlayışına göre cinayet işlenmemiş oldu. Biz polis muhabirleri de yalan haber yazmış olduk!
Öyle şey olur mu diye şaşırmayın. 17-25 Aralık iddialarına bakarsanız bal gibi oluyor. Çünkü savcılık “Belgelerin büyük bölümünün yasaya aykırı olarak elde edildiği, kalanların da dava açmak için yeterli olmadığı” gerekçesiyle takipsizlik kararı verdi.
Karara günümüz mantığı ve hukuku aracılığı ile bakıldığında anlattığım cinayet davasına benzer bir sonuç çıkarılmaya çalışılıyor. Suç da gazetecilere yükleniyor. Oysa gazeteci, yargıç ya da savcı değil ki. Eline belge geçince “Nasıl haber yaparım” diye bakıyor. “Bu belge nasıl elde edildi?” diye bakması gerekmiyor ki.
Benzer durum MİT TIR’ları soruşturması için de geçerli...

***

Perşembe günü bir ad listesi yayımlamıştım. Amacım adları geçenlere “Sizler FETÖ’cünüz” demek değildi. AKP-Cemaat kankalığının örneklerinden birini anımsatmaktı.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin 29 Nisan 2010 günü yapılan seçimlerine katılan üç gruptan birinin yönetim kurulu adaylarıydılar ve adaylar Türkiye gazetesi, Kanal 7 TV, Bugün gazetesi, Zaman gazetesi, Meydan gazetesi, TGRT TV, Sabah gazetesi, Akşam gazetesi, Gazete 34 ve TRT İstanbul televizyonunun üst düzey yöneticileriydi.
Derneklerde, “Bizim nemiz eksik, niye aday olmuyoruz?” güdüsüyle bir araya gelip liste düzenleyenlere her zaman rastlanır.
Ama bu adaylar öyle değildi. Cemiyet’in önüne masalar koyup ikramlar yapmış, şapkalar dağıtmışlardı. Ödenti borcu olan üyeler oy kullanamadığından andığım yayın organlarının muhasebe yetkilileri de gelmiş ve ödenti borçlarını ödemişlerdi. Cemiyet’in kasasına önemli bir para da bu sayede girmişti.
Oy oranının yüzde 70 küsurlardan yüzde 60’a düşmesine doğrusu burulmuştum. Kimi arkadaşlarım moral verdiler:
“Yüzde 50 oyla kasılıp küçük dağları ben yarattım diyenler varken üzülmeye değecek bir oran değil.”
Soracağım o ki, ben FETÖ’cü isem Cemaatçiler niye AKP’lilerle kol kola girip beni devirmeye kalktılar? Ya da tersi?
Rahmetli dedem Yusuf Zahir Hasırcıoğlu, dayanağı olmayan iddialar sonrasında çocuk aklımda kaldığına göre:
“Enin-i bab, tanin-i zübab” derdi.
Biz bugünün Türkçesiyle “Kapı gıcırtısı ve sinek vızıltısı” diyoruz.  


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları