Neden sorun çözmesini bilmiyoruz?

25 Ocak 2019 Cuma

Bir soru: Sorun çözmesini bilen bir ülke miyiz sizce? Yanıtınız büyük olasılıkla hayır olacaktır. Trafikten eğitime, çöpten kadına şiddete, cinayet gibi iş kazalarından çarpık kentleşmeye, neden tarım ürünlerini bu kadar pahalı tükettiğimize, oturduğumuz semtte yeşil alanların giderek azalmasına kadar büyük bir yelpazenin içinde sorunlarla debelenip duruyoruz. Peki, neden hiçbirinde bir arpa boyu yol alamıyoruz? Üstelik, sürekli bir yenilmişlik duygusu içinde kalıp ardından boş veriyor, hatta duruma alışıyor, normalleştiriyoruz.
Tınaz Titiz, bu hafta Herkese Bilim Teknoloji Dergisi’nde “Karşı karşıya kaldığımız sorunlar gerçekten birbirinden farklı mı, yoksa bir bütün mü” sorusunu ortaya attı. Titiz, uzun yıllardan beri “toplumun sorun çözme kabiliyeti üzerine” kafa yoran biri. Bir dönem kültür ve turizm bakanı olarak da görev yapmıştı. Bu konuda oluşturduğu bir grubu var ve sürekli düşünce üretiyor. Kronik toplumsal sorunları sistem mühendisliği yaklaşımıyla ele alan biri. “Kalıcı çözüm üretmek için sistemin parçaları arasındaki ilişkileri anlamamız gerekir. Problemlere yaklaşım yöntemimiz, sorun çözme kapasitemizi belirler” diyor.
Bu son derece önemli bir konu. Ve sürekli göz ardı ediliyor. Problem çözme becerimiz zayıf. Hatta uluslararası alanda bile tescilli. OECD tarafından yürütülen bir program var: Uluslararası Yetişkin Becerilerinin Ölçülmesi Programı (PIAAC). PIAAC da PISA gibi çeşitli alanlarda becerileri ölçüyor. Fakat, programın ölçeği 15 yaşındaki öğrencilerle sınırlı değil. PIAAC’ta 16-65 yaş arası nüfusun sözel, sayısal ve teknoloji zengin ortamlarda problem çözme becerilerini ölçülüyor. Sonuç?
Türkiye’deki yetişkinler, diğer OECD ülkeleri ile kıyaslandığında değerlendirme yapılan her üç ortalamanın altında performans göstermiş. PIAAC raporunda şu da vurgulanıyor: Bilgi işleme becerileri ile başkalarına karşı güven, kişinin siyasi süreçlerde etkin olduğuna dair inancı, sağlık gibi bazı sosyal sonuçlar arasındaki ilişki Türkiye’de diğer ülkelere nazaran oldukça zayıf. Durum sadece yetişkinlerle de sınırlı değil. OECD’nin bir de 15 yaş grubuna uyguladığı “Ortaklaşa problem çözme testi” var. Ve ne yazık ki Türkiye’de öğrenciler “ortaklaşa problem çözme” becerisinde 52 ülke arasında 48’inci. 32 OECD üyesi arasında ise sonuncu sırada.
Başa dönersek; tüm bunların toplum olarak neden sorunlarımızı çözemediğimizle de yakın ilişkisi var. Tınaz Titiz şunu söylüyor: Örneğin İstanbul’un trafik sistemini yönetmek ile sokakların temizliği birbirinden bağımsız iki farklı alan gibi görünür. İlkinde sorunlar daha fazla yol yaparak, ikincisinde ise daha çok otomatik süpürge satın alarak çözülmeye çalışılır. Sorunları “parçalara ayırarak algılama” kolaycılığıdır bu. Halbuki ortada, artık masif hale gelmiş, iç içe geçmiş bir “bütün sorun” mevcuttur. Ana noktada da “güç kaynaklarından nemalanma” isteği yatar.
Yani şunu anlatmak istiyor: Nerede bir sorun, yani kirlilik varsa; orada mutlaka istismar yoluyla sağlanan bir çıkar vardır.
Örneğin; bir trafik düzeninde “başkasının hakkını çiğnememe” kuralını bozan “kuralı çiğneyerek zaman kazanma” dürtüsü. Ya da vergisini zamanında ödemek yerine, ödemeyip bir seçim affını bekleyerek maddi kazanç sağlama dürtüsü...
Peki, ya çözüm? Bu noktada Titiz’in önerisi ilginç. “Bu işler, parçalara ayrılmış sorunların her birine sıkı denetimler getirme gibi çözümler getirerek yürümez. Üstelik tam tersi etkiye bile yol açabilir” diyor. Çözüm olarak da merkezi otoritelerin katkısı olmaksızın sivil yurttaş inisiyatifini öneriyor. Trafik şikâyet sistemi ya da diğer sorun konularda yaygın şikâyet sistemleri. Kısaca “ben ne yapabilirim ki” söylemi ile kendi köşesine çekilmiş, sadece eş dost meclislerinde ya da sosyal medya da yakınmayı seçen, üstelik sayı olarak hayli kalabalık bir kesime sesleniyor.  


Yazarın Son Yazıları