Şahin Aybek

Tek başına eğitimle olmaz, ama eğitimsiz hiç olmaz!

12 Nisan 2021 Pazartesi

Toplumumuzdaki her şeyin ve herkesin bir eğitimcinin elinden geçtiğini düşündüğümüzde eğitimdeki ve eğitimcideki “decadence” yaşamımızın, toplumumuzun her alanına sirayet ediyor. Ve yine filozof Cicero’nun dediği gibi, “Memleketler parasızlıktan değil; ahlaksızlıktan çökerler” ise, eğitim ve etik ilişkisini gündemimize almalıydık. Bu konuyu tüm detaylarıyla felsefe ve eğitim ile ilgili kitapları olan, ÖZNE dergisinin genel yayın yönetmeni, Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi Felsefe Grubu Öğretmenliği bölümü öğretim üyesi Sayın Mustafa Günay ile Eğitimde Ahlak ve Etik kitabı merkezli olarak konuştuk.

“Ezbere bilgileri zihinde yük olarak taşıyan değil, bilgiyi arayan ve yeni bilgiler üreten insanlar yetiştirmektir eğitimde etik. Günümüzde eğitimde aydınlanmaya ve aydınlatan bir eğitime ihtiyacımız her geçen gün artıyor. Kişinin dindar olması ahlaklı olmasını sağlamıyor. Bir çöküş, çürüme atmosferi içindeyiz. Hiçbir şey olamadım bari öğretmen olayım, öğretmenlik yapayım diye düşünerek seçilecek ve yapılabilecek bir meslek değildir öğretmenlik. Cumhuriyet’in ruhunu taşıyan ve ülkesinin uygarlık yolunda ilerlemesini temel amacı olarak gören yöneticilere ve eğitimcilere ihtiyacımız var.”

“Bilgiyi, düşünceleri aktarmaktan çok öğrencilere yol gösteren, düşünmeyi öğreten, bilgiyi aramanın yollarını ve değerlendirme tarzlarını gösteren öğretmenlere ihtiyacımız var. Özgürleştiren bir eğitim gerekli. Demokratik, laik ve çağdaş bir toplum da ancak özgür düşünen bireylerle kurulabilir. İnsan “hayır” diyen, boyun eğmeyen bir varlıktır. Eğitim, geleceğe yollar ve patikalar açmaktır. Eğitimci, buyrulanı yerine getirmek yerine aydınlatıcı ve özgürleştirici olur.”                                      

“Eğitimde Ahlak ve Etik” ilişkisi ve ayrımından önce şunu sormak istiyorum: İster tek tek bireyler olsun isterse gruplar… Öteden beri herkesin, kendi kabulleri temelinde, kendisi dışındaki herkesi ahlaksızlıkla itham edişine tanık oluyoruz. Özellikle de toplumsal anlamda rol model olduğu iddia edilen insanlar bu konuda başı çekiyor ve en tepeden en aşağıya dek bu anlayış ve söylem topluma sirayet ediyor. Bu koşullarda da herkes kendine göre ahlaklı karşısındakine göre de ahlaksız birine dönüşüyor. Buradan hareketle; böyle bir ayrım ve niteleme mümkün müdür? Ya da sizce bunun asıl nedeni nedir?

Kişilerin kendi kabullerinin içeriği, içerdiği değerler nelerdir? Bunların niteliği önemli. Toplumda yaygın biçimde kabul gören bazı anlayışların ve bunların davranışlara yansımalarını her zaman ahlaklı olarak göremeyiz. 

Ahlak konusunda sıkça karşılaştığımız bir durum: başkasını suçlama, ahlaksızlıkla itham etme. Bu bağlamda bireylerin farklılıkları, kendilerine özgü seçimleri ve varoluşları belli bir “toplumsallık” ya da gelenek ve görenek adına baskı ve saldırı konusu haline getirilebiliyor. Kendini ahlaklı başkasını ahlaksız görme tavrı, oldukça tehlikeli bir tavır. Ahlak konusunda kişi öncelikle kendisine bakmalıdır. Kendini bir tarafa koyarak, yalnızca başkaları üzerinden ahlaktan söz etmek doğru değildir. “Her ne ararsan kendinde ara” diyen bilgeler, (Hacı Beştaş-ı Veli gibi) insanın ahlaklı, erdemli olabilmesinin kişiye düşen temel bir sorumluluk olduğunu vurgular. Kişinin kendinden sorumlu olması, aynı zamanda başkalarına yönelik sorumluluğu, saygıyı ve duyarlılığı da içerir.

İnsana değer vermeyen, öncelik tanımayan her türlü ahlak söylemine şüpheyle bakmak yerinde olur

Ahlakın ve ahlaklılığın üstünde düşünülmesi ve sorgulanması gerekiyor. Bu noktada önyargılar, değer yargıları insan olmakla ilgili temel hakların, özgürlüklerin ve değerlerin çiğnenmesine, gözardı edilmesine yol açabiliyor. Etnik, dinsel ya da cinsiyetle ilgili ayrımcılıkların ve düşmanlıkların hayatımızı cehenneme çevirdiğini unutmayalım. Giderek yükselen, kışkırtılan nefret söylemleri, kimden gelirse gelsin, temel insan hak ve özgürlükleri, insani değerler adına ülkemizi yaşanılmaz bir hale getirme tehlikesini içeriyor. İnsana değer vermeyen, öncelik tanımayan her türlü ahlak söylemine şüpheyle bakmak yerinde olur. 

Ayrıca politik ve ekonomik etkenler çerçevesinde, ahlaksal değerlerin de gözardı edilmesi önemli bir sorun. Ahlak ve hukuk tanımaz davranışlar ve gelişmelerin bazıları tarafından savunulabilmesi ve meşru görülmesi, ahlaksızlığın yaygınlaşmasına ve güçlenmesine yol açmaktadır. Örneğin hırsızlığı yapanın siyasi görüşüne, dinsel inancına bağlı olarak takınılan tavırlar, bazılarının sözde benimsedikleri değerlere, kurallara eylemde, uygulamada hiç de uygun davranmadıklarını gösterir. Ahlakın sınanma yeri eylemdir, davranıştır. Başkalarına, insanlara, doğaya, canlılara yönelik anlayış ve davranışlarımızdır. Bir kişinin ahlaklı olup olmayışını gösteren sözleri, söylemleri değil eylemleridir.

Nieztsche’nin dediği gibi, ahlaksal olguların değil, ahlak hakkında yorumların varlığı, ahlakla ilgili temel kavram, sorun ve değerlerin yeniden düşünülüp tartışılmasını gerektiriyor.                                                            

Hocam toplumu olumsuz etkileyen kişilerin, rol model olanların ahlaki sorunlarla ilişkisini nasıl görüyorsunuz?

Evet, bu konu da önemli. Topluma rol model olan kişilerin olumsuz örnekleri, ne yazık ki toplumun genelini etkileyebiliyor. Rol model alınan ya da böyle lanse edilen kişilerin şahsiyeti, karakteri de problemli olabiliyor. Ne yazık topluma sunulan örnekler daha çok medyatik denilen bazı ünlüler, belli bir popülerliği olan kişiler: spor, magazin, iş dünyası, sanat alanlarından vs. 

Uzunca bir süredir insandan, insan kavramından uzaklaşıldı…

Uzunca bir süredir insandan, insan kavramından uzaklaşıldı… Dindar kişi, kul vb. kavramların öne çıkarılması da sorun… Kişinin dindar olması ahlaklı olmasını sağlamıyor… Birçok örnek verilebilir. Dinin/dinlerin ahlak yönü güçlüdür. Ama bizde olduğu gibi din değil dincilik var sahnede. Dincilik de inançlardan başlamak üzere birçok değer, inanç ve duygunun kullanılmasını, araçsallaştırılmasını getiriyor. Bu durumda da ahlaklı olabilmek ve erdemli yaşayabilmek ne kadar gerekli olsa da bugünkü koşullarda giderek zorlaşıyor. İnsanların çıkarları için değerleri bu kadar kolayca terketmeleri ve harcamaları ciddi bir sorun. İster ekonomik ister politik ya da başka şekilde değerlerin, ideallerin hayatımızdaki yerinin bu kadar zayıfladığı/zayıflatıldığı başka bir dönem var mı, bilemiyorum… Bir çöküş, çürüme atmosferi içindeyiz. Ama yeni başlangıçlar, atılımlar olacaktır diye düşünüyorum. İnsanlığın tarihinde de bir toplumun tarihinde de düşüşler olduğu gibi yükselişler de oluyor. Bu noktada Cumhuriyet’in kuruluş sürecini düşünürsek umutsuzluğa kapılmak da doğru değil. Umut da umutsuzluk da insani duygular. İnsan Yaşar Kemal’in deyimiyle, umutsuzluktan umut yaratan bir varlıktır. Değerlerin çiğnenmesine, insan onurunun aşağılanmasına karşı her zaman başkaldıranlar olacaktır. İnsan yalnızca çıkarlarıyla, zorunlu ve doğal ihtiyaçlarıyla tanımlanan ve yaşayan bir varlık değildir. İnsan için yaşamak değil, iyi yaşamak, erdemli yaşamak önemlidir. Salt yaşam biyolojiyle ilgilidir. Ama insanın iyi yaşaması, ancak değerler temelinde gerçekleşebilecek bir olanak ve insanca yaşamanın koşuludur. Bu nedenle ahlak ve etikten söz ederken, temele almamız gereken kavram insan olmalıdır. İnsan olmanın bilinciyle ilgilidir ahlak. Afşar Timuçin hocamızın sözüyle: “En sağlam ahlak kendi olmayı başarabilmiş insanın ahlakıdır.” İnsanın kendisi olabilmesi de değerleriyle ve insan olarak kendi değerine sahip çıkabilmesiyle mümkündür.

Değerlerimizdir bizi insan kılan ve insan olarak gelişmemizi, yenilenmemizi sağlayan. Ancak bu noktada İslamcı ve dinci çevrelerin de iddia edegeldiği gibi değerlerin tek temeli ve kaynağı dinler ve inançlar değildir. Çoğu zamanda dinler ve elbette dinin siyasete eklemlenmesi değerler bakımından sorunlu olmuştur. 

Biliyorsunuz, kavramlarla düşünen, düşüncelerini kavramlarla aktaran insanların genellikle kavramlarla düşündükleri kadar kavramların kendisini neliği ve gerçekliğiyle düşünmediklerine tanık oluyoruz. Bunun bariz örneklerinden biri de “Ahlak” ve “Etik” kavramları… İnsanlar bu kavramları sıklıkla birbirinin yerine kullanıyor. Dolayısıyla sorum şudur: Kısaca söylerseniz; ahlak ve etik nedir? Bu kavramlar arasındaki temel farklılık nedir?

Evet, bazı kavramlar karıştırılıp birbirinin yerine kullanılabiliyor. Kısaca söylemek gerekirse, etik, felsefenin bir disiplini, alanı… Ahlak üstüne düşünme, ahlakın ne olduğu açıklama ve çözümleme çabası. Ahlak, ahlaklılık, ahlaki olan ve olmayan konusunda sınırlar çizebilme..çeşitli ahlaklar arasında benzer ya da farklı hususları ortaya koyma, sınıflandırmalar ve çözümlemeler yapmayı içerir etik… Yani daha çok düşünsel, kuramsal bir etkinliktir.

Ama ahlak dediğimizde daha çok eylemle, davranışla ilgili, yaşamla ilgili bir şey söz konusudur. Bireyleri, çeşitli grupların ve toplumların yaşamını, yapıp etmelerini düzenleyen ve yönlendiren çeşitli kural, inanç, değer ve kabullerin oluşturduğu bir şeydir ahlak. Topluma, kültüre, kişilere özgü özellikler içerir. Bu bağlamda dine dayalı ahlaklar söz konusu, her toplumun belli bir ahlakından da söz ederiz…Topluma, kültüre, döneme özgü özellikler ahlakın özelliklerini etkiler. Yani ahlak yaşanan, yaşamda yer alan ve yaşamımızı düzenleyen, denetleyen ve yönlendiren bir şeydir. Bu anlamda bir çoğulluk ve çeşitlilik de içerir. 

Her ne kadar etik ve ahlak arasında ayrımlar yapılsa ve bu gerekli olsa da, ahlak ve etik arasında mutlak, değişmez sınırlar koymak da pek mümkün görünmüyor. Ahlaka etikten baktığımız gibi, etiği ele alırken de ahlaktan kendimizi tümüyle kurtarmamız da zor görünüyor. Etik bir bilinç ve farkındalık, ahlakla ilgili sorunların anlaşılmasına ve çözülmesine yardımcı olabilir. Bu hem eğitim alanı için geçerli hem de genel olarak yaşam ve insan ilişkileri çerçevesinde…

Hocam  “Eğitimde Ahlak ve Etik” dediğimizde bunun öncelikli muhatapları kimlerdir?

Elbette öncelikle eğitimciler, öğretmenler ve eğitim yöneticileri. Ancak eğitim ve öğretim süreçleriyle ve eğitim ortamlarıyla, kurumlarıyla ilgili olan herkes “eğitim etiği”nin muhataplarıdır. Veliler ve öğrenciler de…

Peki  eğitimde etik ya da öğretmenlik etiği, salt meslek ilkelerine indirgenebilir mi? Neden?

Elbette sadece meslek ilkeleri ile eğitim etiğini özdeş görmek doğru değildir. Ancak yaygın biçimde böyle anlaşılıyor. Yani öğretmenlerin mesleklerini icra ederken uymaları gereken bir kurallar listesine, bir yönetmeliğe ve yönergeye indirgenmemelidir eğitimde etik ya da öğretmenlik etiği. Bu konuda bugüne kadar yazılmış bazı metinler, yayınlanmış genelgeler de var biliyorsunuz. Ancak bir meslekle ilgili olarak yalnızca bazı genelgelerle ve kurallar listesi ile ahlakla ilgili sorunların çözümü pek mümkün görünmemektedir. Meslek etiği kurallarının oluşturulmasının ardında, çoğunlukla yolsuzluk gibi sorunların yattığını görüyoruz. Bu noktada bütün kamu görevlilerini de ilgilendiren bir konudur etik ve meslek etikleri. Hemen her kurum çalışanlarına, görevlilerine “etik sözleşme” metinleri imzalatmaya başladı. Bazı açılardan bunlar gerekli olsa da ahlakla, etikle ilgili sorunları çözmede yeterli olmamakta. Aynı şekilde meslekle ilgili sorunların farklı kaynaklarını ve etkenlerini gözden kaçırmaya da yol açmaktadır. Örneğin ülkemizde öğretmenlerin durumunu düşündüğümüzde, meslek etiğinin yanı sıra hukuksal, ekonomik vb. pekçok düzenlemeye ve iyileştirmeye ihtiyaç olduğunu yok sayabilir miyiz? Bir öğretmenlik meslek yasasının çıkarılamaması ciddi bir eksiklik değil midir? Pekçok alanda olduğu gibi eğitim alanında da giderek güvencesiz çalışmanın giderek yaygınlaşması önemli bir sorundur. Bu durum öğretmenliğe verilen değer ve gösterilen saygıyla da ilişkilidir. 

Bu kadar cehalet ancak tahsil ile mümkündür

Hiçbir şey olamadım bari öğretmen olayım, öğretmenlik yapayım diye düşünerek seçilecek ve yapılabilecek bir meslek değildir öğretmenlik. Siz daha yakından biliyorsunuz bu konuları… Bir de en önemli sorunlardan biri de iktidarın eğitimi kendi ideolojik hedefleri için düzenlemeye ve biçimlendirmeye yönelmesidir. Bunun yanısıra gerçekten eğitim sorunlarını dert edinen ve eğitime, aydınlanmaya gönül vermiş eğitim yöneticilerinin, bakanlar dahil, giderek ortadan çekilmesidir. Hasan Ali Yücel gibi ve elbette İsmail Hakkı Tonguç gibi ve daha pekçok kişi gibi,  Cumhuriyet’in ruhunu taşıyan ve ülkesinin uygarlık yolunda ilerlemesini temel amacı olarak gören yöneticilere ve eğitimcilere ihtiyacımız var. 

Bu nedenle eğitim etiğini insan felsefesiyle ilişkili olarak düşünmek yerinde olur. Belli bir kültür ve aydınlanma bilincine dayanmadan eğitimde etik olabilir mi? Günümüzde eğitimde aydınlanmaya ve aydınlatan bir eğitime ihtiyacımız her geçen gün artıyor. Celal Yalınız’ın (Sakallı Celal) dediği gibi, “bu kadar cehalet ancak tahsil ile mümkündür”.  Ezbere bilgileri zihinde yük olarak taşıyan değil, bilgiyi arayan ve yeni bilgiler üreten insanlar yetiştirmektir eğitimde etik. 

Sorumlu olduğu, anlattığı bir derste, aktardığı bilgilerin doğruluğuna ya da yanlışlığına ilişkin herhangi düzeyde eleştirel bir söz söyleyemeyen, yalnızca kendine buyrulanı yapan, yani “Fikri, irfanı ve vicdanı hür olmayan” bir öğretmenin, ahlaki ve etik tutarlılığından söz edilebilir mi?

Çok haklısınız. Eleştiri kültürü yeterince gelişmedi bizde, köreltildi. Eleştirinin hakaret etmekle bir tutulduğu bir ülke olmaktan bir an önce çıkmalıyız. Çıkış yollarından biri de eğitimdir. Eğitimcilere, öğretmenlere düşen büyük görevler ve sorumluluklar var. Öğretmeni yalnızca bilgi aktarıcısı olarak görmek, artık anlamını ve işlevini kaybeden bir anlayıştır. Bugün bilgiyi öğretmen olmadan da edinebiliriz. Günümüzün koşullarında öğretmenden beklentiler de değişmeye başladı. Bilgiyi, düşünceleri aktarmaktan çok öğrencilere yol gösteren, düşünmeyi öğreten, bilgiyi aramanın yollarını ve değerlendirme tarzlarını gösteren öğretmenlere ihtiyacımız var. Düşünme derken de eleştirel, yaratıcı, özgür düşünme söz konusu.

Özgürleştiren bir eğitim gerekli

Özgürleştiren bir eğitim gerekli. Ancak bunu başarabilecek olanlar da dediğiniz gibi kendisi özgür düşünen öğretmenler olabilir. “İrfanı hür, vicdanı hür, fikri hür” olması gerekenler yalnızca eğitimciler değildir. Aynı zamanda hakimler, savcılar da, memurlar da, kısacası toplumun her üyesinin bir insan ve birey olarak özgür olması, kendini özgür hissetmesi gerekir. Bu bağlamda öğretmenlerin belki özel bir işlevi var: yetiştirdikleri, eğitim verdikleri kişilerin bağımsız düşünen, özgür birer yetişkin olmaya doğru giden yaşama serüvenlerinde onlara özgürlüğün ve aydınlanmanın yolunu göstermek… Demokratik, laik ve çağdaş bir toplum da ancak özgür düşünen bireylerle kurulabilir. Eğitimin böyle bir toplumun oluşumunda vazgeçilmez bir önemi vardır. 

Toplumsal çözülme ve kendini daha çok ahlaki değer erozyonu ve yozlaşmayla gösteren kültürel çürümenin, eğitim dahil olmak üzere, tüm toplumsal kurum ve kuruluşları kuşattığı günümüzde, eğitimcinin ve öğretmenin “İşi, görevi, resmen kendisine buyrulanı yerine getirmek değildir” diyen Nermi Uygur’un sözlerini “Eğitimde Ahlak ve Etik” bağlamında nasıl değerlendirmek gerekir?

Elbette toplumsal çözülme ve kültürel çürüme olarak tanımlanabilecek sorunlar ve gelişmeler ister istemez eğitimi de etkiliyor. Bir bunalım, bir kararma varsa toplumda, hayatımızın her alanına yayılabiliyor. Ancak bu noktada söyleyebileceğim şey, bireyi içinde bulunduğu sosyal, ekonomik, siyasal etkenlerden bağımsız düşünemeyiz. Tarihi insan yapar, toplumları kuran ve değiştiren de insanlardır. Ancak içinde bulunduğumuz koşullar ve olanaklarımız çerçevesinde… Ama insan akıntıya kendini kaptırıp sürüklenebileceği, sözünü ettiğimiz toplumsal çözülmenin bir parçası olabileceği gibi, akıntıya direnebilir, direnmeyi de seçebilir. İnsanlık tarihi de başkaldırmalar, direnmeler tarihi değil midir? Birçok filozofun da söylediği gibi insan “hayır” diyen, boyun eğmeyen bir varlıktır. Bu noktada eğitim de ve eğitim sürecini oluşturan ilişkiler de eğitenlerin ve eğitilenlerin bilgi, değer ve tutumlar çerçevesinde olandan olması gerekene doğru bir yönelişi de içerir. 

Eğitim, geleceğe yollar ve patikalar açmaktır

Cehalete karşı bilgi, körü körüne inanmaya ve itaate karşı eleştiri ve sorgulama, eskimiş ve alışılmış olana karşı yaratıcılığı ve yenilenmeyi içeren eğitim, böyle bir eğitim, kültürde yeniden bir yeşermeyi, çiçeklenmeyi sağlayabilir. İnsanın olanaklarını açığa çıkarmayı önemseyen ve insana kendini geliştirme ortamları ve araçları sunan bir eğitim, çürümenin önüne geçebilir, insanın ve kültürün çiçeklenmesine yol açabilir. Eğitim, geleceğe yollar ve patikalar açmaktır. Bu nedenle bir toplumda çocuklara, gençlere insan olarak olanaklarını, yeteneklerini ortaya çıkarıp gerçekleşme ve geliştirme olanakları sunulması da önemli. 

Nermi Uygur’un da dediği gibi, görevini ve sorumluluğunu bilen bir eğitimci, buyrulanı yerine getirmek yerine aydınlatıcı ve özgürleştirici olmayı tercih edecektir. 

Hocam sizinle teori konuşmak çok keyifli. Teoriden gerçekliğe yöneldiğimizde, yaşanan toplumsal koşullar bağlamında günümüz öğretmeninin hem ahlaki hem de etik anlamda yerine getirmesi gereken öncelikli temel görevi ve sorumluluğu sizce nedir? 

Asıl rol model alınması gerekenin eğitimciler, öğretmenler olduğunu söyleyebiliriz. Elbette az önce dediğim gibi özgürleştiren ve aydınlatan eğitimciler, insanların hayatında bir örnek, rol model olabilir. Öğretmenin sorumlulukları çok yönlüdür. Kendisine, mesleğine ve eğitim sürecine ilişkin sorumlulukları vardır. Elbette mesleğe ve meslek etiğine ilişkin görev sorumluluklar yaşama, dünyaya ve hayata ilişkin sorumluluklarla içiçedir. Yaşamında ve insan ilişkilerinde etik bilinç ve duyarlılıktan uzak bir kişinin meslek alanında ahlaklı, erdemli olması ne kadar mümkündür?  Ahlak ve etikle ilgili konuları ve sorunları hem birey hem de toplumsal-kültürel etkenler bakımından düşünmek yerinde olur. Aynı biçimde yaşadığımız dünyadaki gelişmeler ve karşımıza çıkan sorunlar da ahlak ve etikle ilgili konuları hem eğitimde hem de yaşamımızın diğer alanlarında ele almayı gerekli kılmaktadır.

Değerli hocam eğitimle ve genel olarak toplumsal sorunlarla ilgili olarak eklemek istediğiniz başka hususlar var mı?

Yaşadığımız dünyanın ve toplumun birçok sorunlar içerdiğini görüyoruz. Bir de bu sona erdirilemeyen salgın, bazı sorunların daha can yakıcı olmasına neden olabiliyor. Elbette tartışılması ve çözüm aranması gereken çok sorun var. Ama gençlerimizin sorunları acil çözüm bekliyor. Hem eğitimcileri hem de siyasetçileri ilgilendiren sorunlar söz konusu.

Bugün fırsat bulursa yurtdışına gitmeyi bir çözüm olarak gören gençlerimizin halleri, hem eğitimle hem de toplumla, siyasetle ilgili sorunları yeniden düşünmek durumundayız. Neden Türkiye yaşanılmaz bir ülke olsun? Şairin dediği gibi, “bu cennet, bu cehennem bizim”se, o zaman “bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” yaşamanın yollarını bulmalıyız. Tek başına eğitimle olmaz, ama eğitimsiz hiç olmaz. 


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları