Bütün kritik zirveler, kayıtsız, hukuksuz uzlaşma

21 Ağustos 2021 Cumartesi

Bizi doğrudan ilgilendirenlerin içinde bana ilk önemli geleni galiba Kıbrıs’la ilgili BM’nin hazırladığı Annan Planı’ydı. 2004 yılında Kıbrıs’ta referanduma sunulmuştu. Türk-Rum iki ayrı devlet sınırlarının birleştirilmesini öngörüyordu. Erdoğan-Annan zirve görüşmesi elçiliklerin katılmadığı, kaydı alınmayan toplantı içeriğinde gerçekleştirildiğinden basın meslek örgütlerimize iletilmek üzere, çeşitli bilim dallarından uzmanların uyarısını aktarmada aracılık yaşanan tartışmaların içine, içeriğine bulaşmıştım..

Çok önemli, bir o kadar anlamlı uyarılara sonuçları bilindiği üzere kulak asılmamıştı. Bizim çıkarlarımıza aykırı olarak söz konusu referandum kampanyasında Türk tarafına dönük “Yes be Anam..” uyarı sloganını anımsayabilirsiniz. Güney Kıbrıs sonradan ders niteliğinde öğrendiğimize göre Amerika, AB’den gelecek tek yanlı desteklerden güvenceli çok daha kârlı çıkmak üzere, hem referandum oylamalarında hayır oyu kullanmayı seçmiş hem de AB üyeliğinde aldığı garantili AB ilkelerine aykırı torpil sayesinde tek taraf olarak Kıbrıs’ın bütünü adına üye olmayı başarmıştı.

Sonrası bedelleri, Kuzey Kıbrıs ve Türkiye çıkarları adına çok ağır ve pahalıya patlayan bedeller zinciri olarak yaşanmıştı. AB’de vetoları sayesinde üyeliğe dönük verilmiş tüm sözler ve haklarımızın geri çevrilmesi sağlanmıştı.. Yugoslavya’nın kanlı parçalanmış dokuz devletçiği de içinde AB sınırları dışında olan ülkeler için üyelik yolu açılırken Türkiye en eski başvurmuş ülke olmasına ve verilmiş pek çok söze karşın en çok dışlanan, haklarında harcanan ülke konumuna düşürülmüş olarak bugünlere gelindi..

***

O günlerden bugünlere değişen bir şey, alınmış hiçbir ders yok.. En acısı da bu kritik zirvelerin olsun, kayıtsız, hukuksuz yapılmaması gerektiği uyarılarına karşılık gelen pervasız yanıtlar.. Yakın tarihlerden, Amerika’nın Irak, Afganistan işgalleri bağlantılı sonuçları hep bize çok ağır patlamış olanlarını şöyle bir şerit halinde aklınızdan geçirebilirsiniz.. Amerika’nın bir önceki başkanı Trump ile birden çok kritik süreçler içinde yapılmış benzer görüşmelerin sonuçlarından yaşadıklarımız, daha yakın tarihlere dayandığından mıdır nedir, çok daha ağır gelebilir..

Amerika’nın bugünkü başkanı Biden ile Afganistan, Taliban üzerinden yapılmış son görüşmenin içeriği üzerinden farklı bir tablo olabilir miydi? Her zamanki gibi uzmanlar, doğru gerçeklere yaklaşabilmek yolunda çaresiz, daha çok Amerikan, dünya ülkeleri kaynaklarına bakmak gereksinimi duyuyorlar. Geldiğimiz noktada galiba en acı olanı da ülkemizin geleceği adına halkımızın içine düştüğü güven bunalımı, kaygı boyutları olmalı değil mi?

Bakıyorum da yandaş medya misyonerliğinin öncüleri, dikkatleri Amerika’nın Irak, Afganistan siyasetlerindeki çuvallamalarını öne çıkararak Türkiye’nin en çok Suriye, Afganistan ağırlıklı düşürüldüğü tuzakların ağır sonuçları üzerinden, göç kaosundan uzak tutabilmeyi stratejik yol seçmiş noktadalar.. Türkiye’nin tartışılamaz ölçeklerde, göçlerde dünyanın en kabul edilemez, ağır yükünü üstlenmiş tek ülke konumuna düşürülmüş olmasını gözlerden, bilinçlerden uzaklaştırabileceklerini sanıyorlar.

Amerika’nın, tek kutuplu dünyanın en güçlü ülkesi olma konumundan çok şeyler kaybetmiş olsa da kendi gücü, koşulları içinde sınırlarını en acımasız olarak koruyabilen ülkelerin başında olarak kelimenin tam karşılığı ile en arsız, pervasız ölçeklerde sürdürülen bir üslupla Cumhuriyetin kazanımlarını yıkma tutkusundan vazgeçmediğinin hafife alınmasını sağlamaya çabalıyorlar.

Amerika başta, emperyal odaklar, Türkiye’yi paramparça edebilme düşünden asla vazgeçmemiş olarak Ortadoğu, Uzakdoğu’dan, dünyanın pek çok köşesinden, yaratılan tuzaklar, terörist silahlarıyla, şaşmaz politikalarından “biri olmazsa öteki” üzerinden stratejilerle yeni adımlardan uzak duramıyorlar.

Ülkelerin kendilerini koruma adına ittifaklardan vazgeçmemeleri ile emperyal sömürücü, insan hakları, hukukunu, tüm dünya değerlerini korumayı ilke edinmeleri arasında gerçek uçurum var. Mustafa Kemal’i, dünyanın en saygıyı hak eden lideri yapan kimliğine dönük, Amerika odaklı emperyal, diktatoryal yapıların tümünü kapsayan nefretin kökeni tam da bu sınırlardan doğmuyor mu? Türkiye’nin sınırlarını koruyabilmenin, laik Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk devrimciliğinden kopmama dışında seçeneği olabilir mi?


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları