Kapanmayan yara kanar..

03 Temmuz 2020 Cuma

Turhan-İlhan Selçuk kardeşleri ay farkı ile kaybettiğimizden bu yana, Anadolu aydınlanmacılığına bir mum daha katmak adına birlikte yatmak istedikleri Hacıbektaş’ta birlikte yapılan anma etkinliklerine hiç katılmamazlık yapmamıştım. Gazetenin önünden kalkan otobüsle bir gecesi gidiş, ikinci gecesi dönüş olmak üzere yapılan, yaş ilerledikçe zorlaşan yolculuğu inadına seçmemin özel bir anlamı vardı..

Neredeyse yarı yarıya Almanya’dan yıllık izinlerini ayarlayarak gelen yolcularla, İstanbul’dan katılan Cumhuriyet okurları buluşmasında, gerçekten Alevi olanlar ile Alevilerin aydınlanmacılığına saygı duyanların buluşmasından, iki yorucu gece yolculuğu ile birlikte Hacıbektaş’taki etkinliklerin paylaşılmasından pekişen dostlukları izlemekten çok keyif alıyordum.. Kalabalık aileler için gece yarısı sonrası taksiyle evine gitmenin pahalı geldiğini de gözlemlediğim için dönüşte gazetede sohbet saatleri örgütleyerek gün ağarana dek minibüs, metro saatlerini beklemenin ayrı bir tadı da vardı..

Hayranlık ve şaşkınlıkla, önceleri emekli olmamış işçi, başka mesleklerden, sonrasında emeklisi, çocukları yerine torunlarını da katmış büyük ailelerin bir iki gün sonrası için Sivas Katliamı yıldönümü etkinliklerine dönük hazırlıklarını da dinlerdim.. Hiç yoksunluk ya da yoksulluktan yakındıklarına tanıklık etmedim. Ama çoğunlukla kapanmamış, sarılamamış yaralarının durup durup kanadığını hissederdim. Söyleşiler için katıldığım Hacıbektaş şenliklerinin gidişleri ve dönüşlerinde de hep otobüs yolculuklarını seçerek, özgür ve özgün kültürel kimlikleri ile arkadaş grupları, kimileri tek başına genç kızlar da içlerinde, katılan, çadırlar kadar sayısız kürsüden sıra alınarak türkü okumanın da paylaşıldığı özgürlük, özgünlük kokusunu almaya doyamazdım.

Bu yıl virüs aramıza duvarlar ördü, buluşamadık. Odamdaki farklı yıllarda çekilmiş, otobüslerin mola yerlerindeki fotoğraflara bakıp bakıp nerelerde, hangi duygular içinde olduklarını merak ediyordum.. Sivas Katliamı, gazetemizin çoğunluk sayfalarını, ülkenin bu can yakıcı gündeminde, işgal etmiş gibiydi.. Bu duygu patlamasının açıklaması olmaz olur mu?

***

Üç Kuşaktan Tanıklıklar” söyleşisi kapsamında sanatçı, insan hakları savaşımı duyarlılığı, yaptıkları üzerinden bir sayfanın içine sığdırmada çok eksik, borçlu kaldığım Muzaffer İlhan Erdost’u, Sivas gündemli çok özenli anlatmış Ali Ekber Ataş’ın 8. sayfamızdaki yazısını, “Acıyı bilince dönüştüren usta” saptamasını okumaktan kıvanç duydum.

Sivas Katliamı sonrası yaşadıkları üzerinden çok acı çekmesine hep tanıklık ettiğim Aziz Nesin’den, ölümünden önce son paylaştığım Cumhuriyet’in 7 Mayıs buluşmasından bir cümle: Gözlerinden gitmeyen acıyı kastederek “Aziz Ağabey sana bu bakış hiç yakışmıyor. Hâlâ Sivas’ta yaşamak zorunda kaldıklarını aşamadın mı” anlamında bir soru sormuştum ki.. “Hiçbir şey aklımdan çıkmıyor ki..” yanıtıyla söyleyecek söz bulamamıştım.

Maraş-Çorum katilamlarını Cumhuriyet adına izleyen, dönemin acar gazeteci, röportajcısı Selim Yalçıner’i anımsayan okur olmayabilir. Tanıklıklarını inanılmaz haber, röportajlarla okurla paylaşmıştı. Hem meslek örgütlerimizden ödül almış hem de bizler için meslek örgütü ödülünden daha değerli, Nadir Nadi’den gazeteye katkısı nedeniyle özel teşekkür mektubu almıştı. Viyana’ya yerleşip orada Türkiye’yi, Cumhuriyet’i gönlünden çıkarmamış olarak toplumsal etkinliklerde örgütlü sorumluluk aldığından ben de bir etkinliğine katılmıştım. Gece, geçmişten anıları paylaşıyorduk, “İnanmayacaksın ama hâlâ geceleri uykularımda kâbuslar içinde Alevilerin katliamlarındaki vahşetten kurtulamıyorum..” demişti.

Çağdaş Yaşam’ın da kurucusu, 1970’li yıllardan eğitim örgütlenmesi, toplumsal yaşamın en zorluları siyasal yaşam savaşımının içinden, insan haklarına dönük her daim hukukçu kimliği ile savaşmış Şenal Saruhan’ın, Sivas Katliamı davasındaki özverili hukukçu tanıklıklarını sizinle paylaşmak benim haddim değil. Demet Işık, CHP’den görevli katılımcı olarak, öncelikle gençleri kurtarma çabaları, kimileri için başarılı olabilse de çoğunu kurtaramamış olmanın acılarını yıllar sonra sözde sakin sakin anlatmaya çalışırken, gözyaşlarını tutmayı unutun, durmadan burnunun kanamasına kâğıt mendil yetiştirememesine bakakalmışken, eşi Rüçhan Işık’ı kastederek “Lütfen duymasın üzülür” demişti.

Sonuç: Demem o ki minicik bir virüs, dünyayı en keskin boyutları ile evrensel insan hakları ihanetlerimiz, tüm canlılar için de geçerli olmak üzere doğa katliamlarımızın ürünü yaralarımızı deşerken.. Amerika’nın kuzeyi ve güneyinde en çarpıcı yaşanan örnekleriyle, dünya çapında kanayan yaralarımızı kazıyıp dururken.. Ülkemize dönük yaralarımızı da kanatıp durmayacak mıydı?..


Yazarın Son Yazıları

Hitler faşisti gibi.. 26 Eylül 2020
Ruhi Su’yu anma.. 22 Eylül 2020
Batan geminin malları.. 19 Eylül 2020
Yalancının mumu.. 15 Eylül 2020
Yaralar nasıl sarılacak? 28 Ağustos 2020
İş işten geçmeden 11 Ağustos 2020