Hayatın gerçeği Beşiktaş’ta saklıdır

18 Mayıs 2016 Çarşamba

Yapısalcılığın antropoloji kulvarındaki büyük ismi, Fransız düşünür Claude Lévi-Strauss, bize insan zihninin evrensel yapısının bir düzen ve sınıflama arayışında olduğunu söyler. Bunun sonucunda esasen sürekli akış ve geçişlilik arz eden varoluştan, sabitlenmiş bir “yapay” düzen elde edilir.

Bu, toplumların hepsinde mevcut bir motivasyondur. Biz, doğal bir akış içerisinde aslında bütünlük oluşturan “yarım”ları, güya hiçbir benzerliğin, yakınlığın, bağın bulunmadığı birbirinden kesinkes kopmuş karşıtlıklara dönüştürürüz.

Bu “ikili karşıtlıklar”, hayatı sürdürme yolunda kendi kendimize ürettiğimiz “yalan”lardır. “Ben ve öteki” diye başlayan bu karşıtlaştırma, iyi-kötü, güzel-çirkin, kadın-erkek, doğa-kültür, insan-hayvan, yaşam-ölüm, gece-gündüz, ak-kara diye sürüp gider.

Toplumsal yapı, her şeyi ikili-karşıtlıklar içinde düzenleyip sınırlamıştır. "Ya o ya da bu”sunuzdur ve bunların her ikisinin buluştuğu yerde “hem o, hem bu” olmanıza “yapı”nın tahammülü yoktur.

Oysaki gerçeklik, bu ikili-karşıtlıkların organik ve elbette kaotik birliğinde saklıdır. O yüzden Lévi-Strauss yine kaydeder ki bu farkındalığın sonucu olarak toplumlar, düzen arayışlarında inşa ettikleri ikili karşıtlıkları buluşturma yolunda arabulucu mekanizma ve kurumları devreye sokarlar.

Söz gelimi, “Ben ve Öteki” ikili-karşıtlığının (hasımlığın) arası evlilik ve akrabalık (hısımlık) kurumlarıyla bulunur. Yaşam ve ölümün arası “din”le bulunur. İnsan ve hayvan ikili-karşıtlığının arabulucusu “totem”lerdir. “Doğa ve kültür”ünki mitler, efsaneler…

Ve elbette sözü nereye getireceğimiz belli olmuştur:

“Ak” ve “kara”, yani siyahla beyazın arabulucusu da Beşiktaş’tır!..

***

Herkes, “Yuh, nereden nereye” diyecek tabii ve ne dense kabulümdür!

Ömrümün neredeyse 40 yılını verdiğim antropoloji ile tamamını (oldukça da travmatik biçimde) hasrettiğim Beşiktaş, üç gün önceki muhteşem şampiyonluk sonrasında ne yapayım ki böylesine “fantastik” biçimde kucaklaşıyor kalbimle zihnimin gelgitinde!..

Ama bir yandan da kendi Beşiktaşlılık mazime şöyle bir baktığımda (elbette öznel ve duygusal dinamikleri inkâr etmeksizin) Beşiktaş’ın Türk futbol düzeninde “ikili-karşıtlık” dışı bir mahiyet ve pozisyonu olduğuna dair, yukarıdaki fantastik değerlendirmeyi besleyen izlenimler de karşıma çıkmıyor değil.

Malûm, Beşiktaş, “3 Büyükler”den biri. Daha doğrusu, “3 Büyükler”in üçüncüsü…

Neden Beşiktaş, “3 Büyükler” arasında Fenerbahçe ve Galatasaray’dan sonra, biraz buruk ve mahzun, 3’üncü sıradadır?

Cevabı Türk futbol tarihinin akışında, özellikle de bu tarihin ülkede futbolun endüstriyelleşmesiyle açılan safhasında aramak gerekir.

Buna bakıldığında elbette ilkönce teslim etmek gerekir ki “3 Büyükler” de başlı başına bir ayrıcalık ve eşitsizliktir. Türk futbolunda yeri ve damgası olmuş nice takım vardır da bugün adları hatırlanmaz. (Onlardan biri olan Hacettepe’de ben yıllarca genç ve amatör takımda futbol oynadım!)

Ama süreç içinde üç İstanbul takımının kitleselleşmesiyle ortaya “3 Büyükler” fenomeni çıktı. Tabii buna 1970’lerdeki patlamasıyla Trabzonspor da eklenmiş ve “4 Büyükler” futbol terminolojimize girmiştir de sonuçta bugün TS’nin “3 artı 1”lik bir noktaya gerilediğini söylemek sanki daha uygun görünmekte. (Hatta TS taraftarının şiddetli hırçınlığının dipte yatan bir nedeni de budur diye düşünmek mümkün.)

Fakat işte BJK de “3 Büyükler”in üçüncüsü olmaktan çıkamamıştır. Çünkü, dedik ya, “düzen” ikili-karşıtlık ister ve bu kuralı Türk futbol piyasası açısından bozan hep BJK olmuş ve bir “anomali” gibi algılanmıştır.

***

Bu algının çarpık yansımaları dün de vardı, bugün de var. Benim bunun ayırdına varmam, kulübün makûs talihini yenen iki insandan biri olan (diğeri, daha doğrusu birincisi, Seba’dır) Gordon Milne döneminde oldu. “Metin-Ali-Feyyaz”lı o takım (ki bu, BJK tarihinde “Asr-ı Saadet”tir) üç sene üst üste ve üçüncüsünde de namağlup şampiyon olsa bile, yine de hak ettiği ilgi ve değeri futbol düzenimizde bulamamıştır.

Bir futbol dervişi ve ermişi olan Milne, bunu FB, GS gibi lobisi güçlü takımlar karşısında BJK’nin bu bakımdan mücadele verecek “nitelik”te olmamasına bağlamıştı.

O lobilerden dolayı BJK, “şerefli ikincilikler”e teşvik şikeleri eşliğinde uğratılmıştır.

O lobilerden dolayı BJK şampiyon olsa da medya FB ya da GS cephesindeki olayları, iç-çekişmeleri, entrikaları konuşmaya yer vermiştir.

Yine o lobilerden dolayı şimdi şampiyon olduğunda da Türk basını istisnasız tüm yayın organlarıyla FB’nin basketbolda Avrupa ikinciliğiyle, Beşiktaş’ın başarısını nötralize etmeye çalışmıştır.

Hiç kuşkusuz işin içinde “kâr-zarar” hesapları vardır. Bu bakımdan, bir erdem olan “istikrar” bile BJK söz konusuysa bir soruna dönüşür! Milne döneminin 1992’de gelen namağlup 3’ncü şampiyonluğu sonrasında Hıncal Uluç, yılın en başarılı takımı olarak BJK’yi saymayıp onun “en istikrarlı takım” olduğunu söylemiş ve sonra da “Beşiktaş’ın istikrarı bıkkınlık verici” diye kayıt düşmüştür.

***

Düşebilmiştir, çünkü dönem, artık futbolun endüstriyelleştiği dönemdir ve ne istikrarın, ne Seba gibi mütevazı başkanların, ne de söz gelimi Rıza (Çalımbay) gibi futbol emekçilerinin hükmü giderek kalmayacaktır.

Bu süreçte ticari öncelik (reyting baskısı) doğrultusunda FB-GS ikili-karşıtlığı temelinde Türk futbol piyasasının “düzen”lenmesine gidilecektir artık...

O yüzden Ahmet Çakar, futbolla ilgili olmaktan da, bir “şov” olmaktan da çoktandır çıkıp bir “sirk”e dönüşmüş Beyaz TV’deki programda geçen yıl, “Türkiye’de tek derbi var, o da FB-GS’dir” diyebilmiş ve hepimizi kızdırmıştır.

Kızmamak lâzım. Mesele, “3 Büyükler” fenomenini Türkiye’de futbol endüstrisinin işleyiş sürecinde salt GS-FB rekabetine indirgemiş simsarlar ve onların terkisinde yol alan Ahmet Çakar'lar karşısında sizin BJK’yi nereye koyacağınızdır.

İşte burada Lévi-Strauss’a referans, ferahlık sağlar.

FB-GS ezeli rekabetinden çıkan tek derbi mi olduğu söyleniyor Türkiye’de?..

Doğrudur, çünkü BJK, “ak” ve “kara” karşıtlığında demirlemiş bu “ezeli rekabet”in içinde değil, üstündedir.

O, akla karanın ayrışıp karşıtlaştığı değil, buluşup bütünleştiği yerdedir.

Ve hayat, ak-kara karşıtlığına ayrılamayacak şekilde, bunların birinden diğerine geçişlilik, iç-içelik, akışkanlıkla sürüp gitmektedir.

O yüzden, hayatın gerçeği Beşiktaş’ta saklıdır!..


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları