Zafer Arapkirli

Bu ‘kırım’ın sorumlusu sistemdir

27 Kasım 2020 Cuma

Koronavirüs pandemisinin ilk günlerinde (20 Mart Cuma) yine bu köşede yazdığım bir yazıya, “İlacı biliyorum” başlığını atmış ve şunları demiştim:

(…) Çare yani ilaç, dünyaya ve olaylara bakış açımızı değiştirmek.

İnsanoğlunun hep birlikte yarattığı tüm değerleri, hem ulusal hem de uluslararası boyutta öncelikle “insanoğlunun sağlık ve huzur içinde yaşayabilmesi” için kullanmayı esas alan bir sistem yaratmak. Çoğunluğun ürettiği değeri, azınlığın refahı için kullanmayı değil, yine çoğunluğun iyi yaşaması için kullanmayı hedefleyen bir sistem. Adil paylaşımı ve en önemlisi de önceliklerin doğru belirlendiği bir anlayışı hedefleyen bir sistem (...)

Yani, açıkçası hastalığın yol açtığı hasarı, ki bu hasar insan canı şeklinde bir bedel ödemektir, o günlerde belki tahmin bile edemezken, bugün gelinen noktada, Türkiye’de de on binlerce insanın hayatına da mal olan küresel bir “kırım” boyutuna ulaştığı görülmektedir.

Sözünü ettiğim yazımda pandemi dönemi de dahil olmak üzere, tek tek ülkelerde de dünya çapında da “sağlık hizmeti” denen şeyin nasıl anlaşılması gerektiğini, yani “ilacı” da şöyle izah etmişim:

(...) Sağlık, bu gezegende yaşayan istisnasız herkesin, maddi ve sosyal konumu ne olursa olsun vazgeçemeyeceği bir ihtiyaç olduğuna göre, “para ile satılamaz, satılması akıldan bile geçirilemez, hatta suç sayılması gereken” kesinlikle bedava ve mümkün olduğunca mükemmel bir hizmet olarak sunulmalıdır.

- Sağlık hizmetinin kalitesi, tek tek bütün insanlar için eşit ve en üst seviyede olmalıdır. Çünkü “insanı yaşatmak ve iyi durumda yaşatmak” devletlerin (tartışmasız) birinci ödevi olmalıdır. “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” gibi abuk sabuk sloganlar da çöpe atılmalı, insan hayatının yanında devletin yaşayıp yaşamaması (hayatı) 888’inci sırada bile düşünülmemelidir (…)

Buna rağmen özelde Sağlık Bakanlığı’nın genelde de Türkiye’yi yöneten siyasi kadroların, bırakınız bu ilkelere uygun davranmayı, tamamen ekonomik kaygıları gözeten, özel hastane sahiplerini kollayan, gerçekleri kamuoyundan gizleyerek pandemiyi “hafif atlatıyormuşuz” izlenimi veren, gereken önlemleri almayarak da insanların rehavete kapılmasına yol açan, dolayısıyla da “toplu ölümlere sebebiyet veren” yani açıkça yalana dayalı bir siyaset izlediğini dehşete kapılarak izledik. Hâlâ da izlemekteyiz.

Özel sağlık kurumlarının ellerinde bulunan ve ülke kapasitesinin yüzde 40’ına denk düşen yoğun bakım yatak sayısına dokunmayarak, bu kurumların “ballı kazançlarına” devam etmelerini, yani korona ile mücadele kapsamına almaya bir türlü cesaret edememeleri, iktidarın kafasının nasıl çalıştığına çarpıcı bir örnektir. Kapitalist sistemin adeta “kimlik beyanı” niteliğindeki bu uygulamanın adı “Göz Göre Göre Cinayet”tir.

Binlerce, on binlerce insanın hastane koridorlarında, acil servislerinde, sedyelerde ve hatta evlerinde hastalıktan inim inim inlerken, kamu kurumlarındaki yoğun bakım yataklarında “kendisinden önce gelenin bir an önce iyileşmesi ya da ölmesi için dua ederek” beklemesinin vebalini nasıl taşıyacaksınız?

Bilime değil siyasete, bilim insanlarına değil de sağlık sektörünün hastane patronlarına yani para babalarına öncelik veren olmanın suçunun ağırlığı altından nasıl kalkacaksınız?

Bu toplu “kırım”ın hesabını hangi mahkemede ve hangi platformda vereceksiniz?

Bir yandan da “aman ekonominin çarkları yavaşlamasın, durmasın” saiki ile, on milyonlarca emekçinin gelirlerini garanti edemediğiniz için sayıları-verileri halktan aylardır gizleyerek neden olduğunuz rehavet sonucu, fazladan kim bilir kaç kişinin hastalanmasına ve neticede ölümüne yol açmanın günahı ne ile ölçülebilir?

Şimdi de kalkmış, sanki aylardır bu tablonun faili kendiniz değilmiş gibi, bir gecede “hop” diye “Sayılar aslında şöyle değil de böyle” diye çark etmenin, neyi çözeceğine inanıyorsunuz?

Hep söylerim ya.. “Vahşi kapitalizm” diye bir şey yoktur. Kapitalizmin kendisi bizatihi “vahşi”dir. Vahşetin vücut bulmuş kanlı-canlı halidir. Ülkemizde deprem dahil, çevre sorunları dahil, her türlü ekonomik arızalar dahil, dış politikadaki başarısızlıklar dahil tüm sıkıntıların ve bu yüzden ödenen tüm ağır bedellerin sorumlusu da budur.

Sistem değişmedikçe, rejim değişmedikçe, halkın en başta sağlığını, güvenliğini, esenliğini ve tüm temel haklarını öncelikli düşünen insanlar yani “halkın gerçek temsilcileri” direksiyonda oturana kadar da maalesef böyle devam edecektir.

Halk bunu kavradığı ve örgütlenerek bu düzeni değiştirme gücünü elde ettiği gün, zaten korona da başka musibetler de kısa sürede yenilmeye mahkûmdur.

Bir sonraki seçimde bunları hatırlayıp en başta da artık neredeyse “her binadan bir cenaze çıkmaya başlayan” bugünleri hatırlayıp oy kullandığı takdirde, bu musibetleri geride bırakacağız. Emin olun.


Yazarın Son Yazıları

Sözde başkan 15 Ocak 2021
Daha ‘R’ demeden bitti 11 Aralık 2020
‘Acı reçete’ 13 Kasım 2020
Cumhuriyetim 30 Ekim 2020
Fikir ve zikir 23 Ekim 2020
Darbeli demokrasi 16 Ekim 2020
Sehven demokrasi 9 Ekim 2020