Amsterdam’ın ışık festivali

İçimde buruk bir tat... Çiseleyen yağmur altında Herengracht Kanalı boyunca yürüyorum. Amsterdam’ı ilk defa ziyaret eden turistlerin keyifli halleri bile yılgın ruh halimi dağıtmaya yetmiyor. Hava alacakaranlık... Birazdan sokak lambaları yanacak. Ben ise aklıma saplanan sorunun yanıtını bulmaya çalışıyorum. Şehirler yanlış alınmış kararların günahını ne zamana kadar üstlenir?

29 Aralık 2019 Pazar, 07:30

Rüzgârda birbirine karışan kuru dalların çıkardığı hışırtılar eşliğinde Ambassade Oteli’nin, beş bin adet imzalanmış kitabın duvardan duvara dizildiği Kütüphane Bar’dan içeri giriyorum. Bu otelde daha önce konaklayan dünyaca ünlü yazarlar Umberto Eco, Paul Auster, Günter Grass, Isabel Allende, Mario Vargas Llosa ve Nobel ödüllü Orhan Pamuk’un kitaplarının Felemenkçeye verilmiş kopyaları kütüphane raflarında yerlerini almış. Ne demişler “kitap okumak gözler açık hayal görmek” demektir. Kendimi iyi hissetmeye başladım bile. 

Buluşma noktasına özellikle en erken gelen benim. Otelin sahibi iyi bir sanat koleksiyoneri. Yıllar içinde topladığı sanat eserleri, binanın dört bir köşesine zarifçe yerleştirilmiş. Kitaplar da cabası... Arkadaşlarımla yoğun haber gündeminden bir nebze uzaklaşmak için sanat dolu bir gün geçirmeyi planlıyoruz. Biraz nefeslendikten sonra bu yıl sekizincisi düzenlenen Amsterdam Işık Festivali için tasarlanan 20 adet ışık enstalasyonunu tekne turu ile keşfe çıkacağız. Bu seneki festivalin ana teması “Disrupt’’ yani “Bozmak, yıkmak, altını üstüne getirmek’’. İnsanoğlunun tabiata karşı eylemlerini tanımlamakta kullandığımız kelimeler.

Yeryüzü gerilimi...

Amsterdam Işık Festivali’nde sanatçıların dikkat çekmek istedikleri ana tema, dünyanın milyarca yıldır evrilerek oluşturduğu hassas ekosisteminin insanoğlunun eliyle bozulması. İngiliz sanatçılar Tom Biddulp ve Barbara Ryan’ın “Yeryüzü Gerilimi’’ adlı enstalasyonunda kanal adeta sulara gömülmüş bir şehrin manzarasına dönüştürülmüş. Selin önüne kattığı yüzen arabalar, bir kısmı su yüzeyine çıkmış trafik lambaları, devrilmiş elektrik direkleri ve kökünden kurtulmuş yüzen ağaçlar... Ekranlarda sıklıkla gördüğümüz, gün geçtikçe de olağan hale gelen felaket kareleri. Ürkütücü ama ne yazık ki artık şaşırtıcı olmaktan uzak. 

Hollandalı sanatçı Wilhelmusvlug, “Buz Kırıcı” adını verdiği enstalasyonda, 2016 yılında “kaybolmaya yüz tutmuş küresel miras” listesine eklenen -doğal buzda paten yapma- geleneğine atıfta bulunmuş. Öyle ki Elfstedentocht ya da on bir şehir turu Hollanda’nın Friesland eyaletindeki on bir şehirden geçen, yaklaşık iki yüz kilometrelik bir yolun katedildiği paten yarışları, kışlar yeterince soğuk geçmediğinden yirmi senedir yapılamıyor. 

“Atlantis’’ adlı eserde Hollywood’un yüksek gişeli doğal felaket filmlerinden “Yarından Sonra” ve “Derin Etki” filmlerine göndermede bulunan Utskottet tasarım ekibi, deniz kenarındaki metropollerin sulara gömülmesinin o kadar da senaryo icabı olmadığının altını çiziyor. 

“Kelebek Etkisi” adlı eserinde, sanatçı Masamichi Shimada ise dünyanın her köşesinde patlak veren felaketlerin sanki birbirleriyle işbirliği yapmışçasına etkilerinin üzerimize yağmasına vurgu yapıyor. Dünya üzerinde herşey birbiri ile ilintili ve tüm canlılar etkileşim halinde. Zaten yaşamı da var eden bu döngü. Dalga dalga yayılacak küçücük başlayan kişisel bir girişim bile, devasa problemler karşısında anlamlı neticeler doğurabiliyor. (İklim aktvisti Greta Thunberg’i “medyada aşırı ilgi gören velet” olarak nitelendirip hafife alan Brezilya Devlet Başkanı Bolsonaro’ya buradan selam edelim)

Tayvan’dan Uxu Stüdyo, insanoğlunun dünyanın sonunu getirmek için giriştiği savaşlar, doğayı kirleten endüstriler, yıkıcı eylemleri bir bomba kadar sembolize eden başka bir nesne daha olamaz diye düşünmüş olmalı ki, havada biraz sonra yeryüzünü vuracakmış gibi asılı duran “Büyük Patlama” adını verdikleri mavi renkli bomba ironik bir şekilde insanoğlunun sonunu temsil ediyor. Büyük patlama ile başlayan dünya üzerindeki hayat yine büyük bir patlama ile sona erebilir teorisine vurgu yapıyor. İnsanoğlunun yıkıcı etkisi karşısında doğa ne yapıp edip sonunda kontrolü eline alır mı? Aklımda cevabını dönüp dolaştırmam gereken bir soru daha..

Kamuoyu araştırmalarında, iklim değişikliğiyle mücadele için davranışlarında herhangi bir değişiklik yapmayanların yüzde 64’ü bir fark yaratacaklarına inanmadıklarını söylüyor. 

Ya İstanbul...

 Eğer önlem alınmazsa deniz seviyesinin altındaki Amsterdam, kaydedilen tüm mühendislik gelişmelerine rağmen hiçbir zaman yeterince güvende olmayacak. Peki, ya bizleri asırlardır kucaklayan güzeller güzeli İstanbul? Gün gelecek bu yorgun şehir bugüne kadar verdiklerinin karşılığını isteyecek mi? Şehrin tüm imkânlarını emmiş, önüne sunulan tüm güzellikleri yutmuş, gaddarca ihanet edilmiş, iliklerine kadar istismar edilmiş İstanbul bir gün çılgına dönecek ve kükreyecek. 

Ünlü Fransız düşünür Jean Baudrillard, “Can Çekişen Küresel Güç” kitabında, kibrin ve kötülüğün devamı için üçüncü sınıf demokrasiye ve inanç taklidine ihtiyaç var der. Kadim İstanbul’u el üstünde tutalım, kıymayalım. En nihayetinde tek dileğimiz “insanca” yaşamak. Kibre ve kötülüğe karşı toplumsal bağışıklık geliştirmeyeceğimiz, dünyaya dair endişelerimizin üzerimizden akıp gitmeyeceği, demokrasinin gelişeceği yeni bir yıl diliyorum hepinize. 

[email protected]