11 Eylül'ün getirdikleri

Dünya dengelerindeki değişime sembolik bir başlangıç teşkil eden 11 Eylül 2001, görünür etkisini en açık biçimde Afganistan ve Irak'ta yaratırken Kıbrıs da bundan kendine düşen payı aldı. Aslında bugünün perspektifiyle anlaşılıyor ki ikiz kulelere saldırı gerçekleşmeseydi de "11 Eylül Sonrası" bir şekilde yaşanacaktı.
Yayınlanma tarihi: 15 Eylül 2008 Pazartesi, 07:44

ABD'nin enerji kaynaklarını ve enerji geçiş yollarını denetim altına alma kararlılığı; demokrasi, liberal ekonomi ve özgürlüğün artık daha geniş tanımlanan bir Ortadoğu'ya ulaştırılmasını şart koşuyordu. Böylece, 11 Eylül sonrası sürecin yıkıcı/değiştirici etkilerinin de katkısıyla dünyanın siyasi parametreleri hızla değişirken en ciddi yarayı da uluslararası hukuk aldı. Devletlerarası ilişkileri sistemleştiren temel kriterler yok sayılırken özgürlük vaatli askeri müdahaleler, insan hakları temalı işgaller, demokratikleşme görünümlü renkli devrimler olağanlaştı. Dolayısıyla "yeni dönem"in devlet açısından en yıkıcı etkisi, uluslararası hukukun temelini oluşturan "devletlerin toprak bütünlüğüne saygı" ilkesinin çiğnenebilir hale gelmesi oldu. Mevcut uluslararası hukuk kurallarına ve teamüle göre "kendi kaderini tayin hakkı" bulunmayan Kosova'nın bağımsızlık ilanının BM Güvenlik Konseyi'ne rağmen tanınması, ortaya yeni bir hukuki çerçeve çıkarmaktan çok hukuksuzluğu olumlayan bir gelişmeydi. Rusya da, "iki taraflı bir uzlaşı olmaksızın" yani Sırbistan'ın muhalefetine rağmen Kosova'nın "tek taraflı bağımsızlık ilanı"nın kabul edilmesine karşı çıkışını uluslararası hukukun temelini oluşturan "devletlerin toprak bütünlüğüne saygı" ilkesiyle gerekçelendiriyordu. Kosova'nın bağımsızlığına şiddetli biçimde karşı çıkan Rusya'nın kendi teziyle çelişerek Güney Osetya ve Abhazya'nın bağımsızlığını tanıma kararı alması, Kosova'yı tanıyan Batılı ülkelere misilleme olarak algılandı. Halbuki Rusya'nın yaptığı durumu eşitlemekten ziyade SSCB'nin dağılmasının ardından uluslararası arenada kaybettiği gücü yeniden kazandığı ve eski prestijinin iadesinin gerektiği mesajını artık pratiğe dökmekti. Kendi arka bahçesinde NATO ya da ABD gibi bölge dışı aktörlerin artan etkisine tepkisiz kalmayacağını ve gerek görürse orantısız güç kullanarak cevap verebileceğini gösterirken aslında uluslararası hukukun 11 Eylül'den itibaren gözden düşmüş teamülü "toprak bütünlüğü" ilkesine bir darbe daha vurmuş oldu.

Oysa Kosova'nın tek yanlı bağımsızlığının tanınması konusundaki muhalif tavrını uluslararası hukukta telafisi mümkün olmayan bir gedik açılacağı tezine oturtan Rusya'nın böylesi bir sapmayı kemikleştirmek istemeyeceği düşünülüyordu. Bunun yerine Kosova'nın emsal teşkil etmesini engelleyici tedbirlerin alınmasında aktif rol oynayacağı varsayılıyordu. Sonuçta "domino etkisi"yle mikro devletçiklerin hızlı ve kontrolsüz biçimde yayılması ihtimalinin Rusya'yı da olumsuz yönde etkileyecek bir gelişme olacağı temel bir yaklaşımdı. Ancak eksik kalıyordu. Çünkü Putin iktidarı döneminde bölge valileri ve cumhuriyetlerin devlet başkanlarının Kremlin'den atanmasının yasalaştırılması, bunların siyasi ve ekonomik yetkilerinin kısıtlanması gibi merkeziyetçi politikalarla söz konusu tehdit ötelenmişti. Dolayısıyla Kosova'nın ardından Güney Osetya ve Abhazya ile devam eden yeni bir dönemin başlamasında Rusya da ABD gibi aktif bir rol oynayabilmiş oldu.

Kosova'nın tek yanlı bağımsızlığının Avrupa ülkelerinin önemli bir kısmı ve ABD tarafından tanınması, "Hiçbir sorun, hiçbir tarih eş değildir" veya "Kosova emsal olamaz" açıklamalarına rağmen salt uluslararası hukukta bir dönüşümün yaşandığı inancı nedeniyle değil aynı zamanda yayılması önlenemez umut dalgası nedeniyle de, kendi devletlerini kurmak isteyen halklar için emsal kabul edilmişti. Bunların arasında Abhazya, Güney Osetya Transdinyester (Pridnistrovye) ve hatta Azerbaycan'ın işgal altında tutulan toprakları için (Yukarı/Dağlık Karabağ) Ermeniler de vardı. Ancak resmi söylem anlamında KKTC yoktu. Uluslararası konjonktürde oluşan dalgadan KKTC'nin resmi ya da dolaylı bir girişimle hatta diplomatik ima yoluyla dahi yararlanmaya çalışmaması dikkat çekici. Neticede tanınma arzusunun gerçekleştirilmesinin lokomotifi güçlü bir devlet iradesidir.

Üçgendeki tezgah

ABD ve Rusya politikalarıyla dünyayı yeniden haritalandırırken Kafkaslar, Balkanlar ve Kıbrıs üçgeninin ağırlık merkezinde bulunan Ankara, Batı'nın belirlediği politikaların uygulayıcısı olmanın ötesine geçemiyor. Türkiye'nin dış politika anlayışı genel anlamda gündem yaratmaktan ziyade var olan gündeme bir yerden dahil olmayı içeren bir tepki politikası çerçevesinde gelişse de bu durum bahsi geçen üçgende köklü devlet politikalarından vazgeçişi açıklamak için yeterli olmaz. Hükümet programında sıklıkla bahsedilen "proaktif politika" üreticiliğini Kosova'nın tanınmasına yönelik lobi faaliyetleriyle İslam Konferansı Örgütü nezdinde başarıyla sürdüren Türkiye hükümeti, KKTC söz konusu olduğunda yine Batı tandanslı politikalarla uyum içinde bir tavır sergileyerek sessizleşiyor. Aslında bu, Barnett'in merkez boşluk kuramı doğrultusunda 11 Eylül sonrasında uygulamaya konulan küresel sistemle entegrasyon anlayışı çerçevesinde Türkiye'ye biçilen ya da empoze edilen rolle doğrudan ilintili. Türkiye'nin Balkan ya da Kafkasya politikalarında olduğu gibi Kıbrıs politikasının belirlenmesinde de ABD ya da AB etken olunca benzer sorunlara yönelik çifte standartlı adaletsiz yaklaşımdan Kıbrıs Türkleri de paylarına düşeni Türkiye eliyle almış oluyor. Halbuki Kosova, KKTC için "tek yanlı bağımsızlık ilanı"ndan çok BM Güvenlik Konseyi'nin aldığı kararlara rağmen bağımsız olması nedeniyle altın tepside sunulmuş bir fırsat oluşturuyordu, kullanılmadı.

Kosova'nın BM Güvenlik Konseyi kararına rağmen tanınmasının uluslararası hukukta yarattığı kırılma KKTC'nin tanınması önündeki tek engel olan BM Güvenlik Konseyi'nin 186, 541 ve 550 sayılı kararların etkisini yitirmesi yönünde kullanılabilirdi. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin en büyük endişesi de Kosova rüzgârının Ada dengelerini bozmasıydı. Kıbrıs Cumhuriyeti'nin tanınmış tek hükümeti olarak Ada'nın tamamına egemenliğini fiilen yayabilmesi için tavizsiz ve tek bir geri adım dahi atmaksızın Türklerin teslim olacağı güne dek bölünmüşlüğün sürmesini ulusal çıkarları için daha uygun bulan Rum Yönetimi Kosova'nın tek taraflı bağımsızlık ilanının tanınmasıyla harekete geçme zorunluluğu hissetmişti. Dünya genelinde hız kazanan mikro milliyetçilik ve etnik ayrımcılığın doğurduğu ayrılık talepleri ve bağımsızlık mücadelelerinin KKTC'deki "iki ayrı devlet" modelli çözüm taraftarlarının oranının, KKTC hükümetini "tanınma" talebi istemek zorunda bırakacak denli artırması birinci tehlikeydi. BM Güvenlik Konseyi kararlarının "veto" tehdidini ortadan kaldıracak biçimde Kosova sorununda olduğu gibi yan yollarla aşılması ihtimali de ikinci tehditti. Çözüm uzlaşma yönünde çabaların bulunduğunu dünya kamuoyuna göstermekteydi. Kosova'nın bağımsızlık ilanın, Suriye-KKTC arasında başlayan feribot seferleri, KKTC'nin üçüncü ülkelerle geliştirdiği ticari, kültürel ilişkiler Rum tarafında "bölünmüşlük kesinleşecek" endişesi olarak pişirildi; Türk tarafına da "fırsat" olarak servis edildi.

Kıbrıs'ta görüşmeler

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nde Hristofyas'ın iktidara gelmesi ardından "çözüm vaatli" görüşmeler de başladı. Rum Yönetimi'ni masaya bu kez daha ciddi biçimde oturmasını sağlayan gelişme salt Kosova'nın bağımsızlığının Ada'ya sirayet etme ihtimali değildi. Nitekim KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat da Kosova'nın KKTC için emsal oluşturmadığı ve "tanınma" gibi taleplerinin bulunmadığı söyleminde ısrarcıydı. Ancak aynı dönemde Rumları KKTC'nin statüsünün yükseltilmekte olduğu yönündeki endişeye sevk eden kimi gelişmeler hız kazanmıştı. Suriye-KKTC arasında feribot seferlerinin başlaması; İsrail, Kuveyt, Katar, İtalya'da "ticaret bürosu" ismi altında KKTC temsilciliklerinin açılması; Kırgızistan ve Azerbaycan başta olmak üzere üçüncü ülkeler ile KKTC arasında ilişkilerin çeşitli boyutlarda geliştirilmesi şüphesiz ki Türkiye'nin aktif biçimde çalışması ile gerçekleşmişti. Ne var ki bugün görüşmelerin geldiği boyut, Türkiye tarafından atılan bu adımların temel amacının Rum Yönetimi'ni masaya oturmaya ikna etmek olduğunu gösteriyor. Nitekim görüşmelerin sürdüğü son altı ayda "KKTC'nin statüsünü yükseltilmesi" olarak adlandırılan adımlar ilerletilmiş değil. Eğer Soğuk Savaş döneminin "vekaleten savaşları" yerini "vekaleten politika uygulayıcılara" bırakmışsa, Türkiye'nin de son dönem politikalarıyla bunun bir parçası olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek. Kosova'nın bağımsızlığını ABD ile birlikte ilk tanıyan ülkelerden biri olan Türkiye, Kafkasya'daki gelişmeleri Batı gözlüğüyle izlerken Kıbrıs'ta da yine ABD ve AB'nin belirlediği stratejiye uygun olarak tarafları Rum şartlarında görüşmeye ikna edici politikalar uyguluyor.

Değişmeyen politikalar

11 Eylül 2001'in yedinci yıldönümünde dünya konjonktürü baştan sona değişmişken, Kıbrıs'ta bir arada yaşaması imkansız iki halkının birleşerek tek bir devlet çatısı altında yaşamasını zorunlu gören politikalarda herhangi bir değişiklik olmadı. Açıkçası söz konusu çifte standartlı politikaların KKTC lehine değiştirilmesi yönünde zorlayıcı ve ısrarlı bir talep de ne KKTC ne de Türkiye'deki yetkililerden gelmedi. Bir adım önde olacak biçimde her koşulda uzlaşan taraf olma kararlılığı Kıbrıs konusundaki temel Türk tezlerinden adım adım uzaklaşılması sonucunu doğurdu. Buna rağmen Rum Yönetiminin Türkiye'nin Ada'daki barışı engellediğine yönelik suçlamalarının önüne geçilemedi. GKRY'de 17 Şubat 2008'de gerçekleşen cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından "start" alan ve 21 Mart'taki Hristofyas - Talat görüşmesiyle resmiyet kazanan süreç bildiğimiz "Birleşik Kıbrıs" senaryosunun yeni bir bölümünden başka bir şey değildi. Rumlar açısından adil ve kalıcı barış Türklerin sadeleştirilmesi ardından nüfus oranlı temsilin söz konusu olacağı üniter bir devlet anlamına geldiği müddetçe kapsamlı görüşmelerden Kıbrıs Türkleri lehine yorumlanabilecek bir sonucun çıkması imkânsız. Zaten 2004'ten bu yana AB üyesi olan tanınmış bir devletin, vatandaşlarını "bakir doğum" gerçekleştirmek üzere Kıbrıslı Türklerin "sahte" devleti ile "siyasi eşitlik" temelinde egemenlik paylaşımına gitme konusunda ikna etmesi de mümkün değildi. Nitekim çözüm mimarı olarak lanse edilen Hristofyas döneminde de müzakere masasında Türkleri azınlık, Kıbrıs'ın tamamını Rum toprağı, egemenliği paylaşılmaz, mevcut "Kıbrıs Cumhuriyeti"ni vazgeçilmez gören Rum yaklaşımı hakim konumda.

Hristofyas "bölünmüşlüğün kesinleşmesini" önlemek konusundaki seçim öncesi sözünü "uzlaşı sağlanıyor" temalı görüşmelerin başlamasıyla gerçekleştirmiş bir lider olarak bundan sonrasında müzakerelerin ucunu açık tutma hedefine yönelmiş durumda. Nitekim KKTC Cumhurbaşkanı Talat, 2008'in sonunda bir çözüme ulaşılacağını söylerken; Hristofyas'ın 5 Eylül'de İsveç'te yaptığı açıklamayla çözüm için 2009 sonunu işaret etmesi de bunu ispatlıyor. 28 Şubat 2008'de devlet başkanlığı görevini devralırken "Kıbrıs Sorunu"nu "Türkiye'nin Ada'yı işgal ve istila etmesi" olarak tanımlayan Hristofyas Türk askeri çekilmeden, Türkiye liman ve havaalanları Rum bandıralı gemi ve uçaklara açılmadan ve Türk yerleşiklerin geri dönüşü kabul edilmeden herhangi bir çözümün söz konusu olamayacağını dile getirmişti. Hristofyas'a göre çözümün kalıcılığının yegane garantisi Türkiye'nin garantörlüğü ortadan kalkması olduğuna göre Kıbrıs için kapsamlı görüşmeler AB masasında tamamlanacaktır. Bunun anlamı, müzakerelerin KKTC Cumhurbaşkanı Talat'ın beklentisinden çok daha uzun süreceği ve AB'nin 2009'daki Türkiye ilerleme raporuna dek çözümün sürüncemede kalacağıdır. Türklerin Rum şartlarına teslim olmasını 40 yıldır tavizsiz ve uzlaşmaz politikalarla bekleyen Rum Yönetimi için söz konusu tarih pek de uzun bir süre sayılmasa gerek.

Sabotaj

Kıbrıs Türklerinin bir kez daha kapsamlı görüşmelere hazır hale getirilmesi, adil ve kalıcı bir çözüm için ümit aşılanması, Türkiye'nin garantörlüğünün tartışmaya açılması ve bu süreçteki her bir görüşmeden sonra Talat'ın yaptığı açıklamalar ile Hristofyas'ın açıklamalarının neden örtüşmediği yönünde yorumlar geliştirileceğine pekala farklı bir çözüm modeli geliştirilebilirdi. Tam da bu noktada eski ABD Büyükelçisi Morton Abramowitz'in Henri J. Barkey ile birlikte 9 Ekim 2007'de Wall Street Journal gazetesinde yayınladıkları Cyprus Sabotage (Kıbrıs Sabotajı) başlıklı makalesini hatırlamak anlamlı olacaktır. AB'nin Türkiye'ye ve Kıbrıs Türklerine haksızlık yaptığı vurgulanan makalede Türkiye'nin limanlarını Rum gemi ve uçaklarına açmaması yerinde bulunuyor ve KKTC'ye uygulanan ambargolar kaldırılmadıkça da bu tutumun devam ettirilmesi öneriliyordu. Makalede, Rumların ve AB'nin gerçek müzakereler için hazır olmaması halinde Türkiye'nin "Kuzey Kıbrıs"ı ciddi bir ekonomik kalkınma programı ile güçlendirerek KKTC'nin ­İslam dünyasınca- tanınması çalışmalarını başlatması önemli bir seçenek olarak sunuluyordu. Makalenin can alıcı noktası "nükleer seçenek" vurgusuyla yazılan bölümündeydi. Burada, "Kuzey Kıbrıs"ın gelecek statüsü konusunda bağımsızlık ve Türkiye'ye ilhak alternatiflerini de içeren bir referandum düzenlenmesi ve BM'nin resmi yollardan sonuçlar hakkında bilgilendirilmesi öneriliyordu. Yayımının üzerinden bir yıl geçmiş olmasına rağmen Ada'daki koşullarda gerçek bir değişikliğin söz konusu olmaması nedeniyle makalenin sunduğu alternatif yolların hala uygulanabilir durumda olduğu açık. Ancak pek tabi ki güçlü bir siyasi irade ve "tanınma" arzusunu da gerektirir.

Gözde Kılıç Yaşın (TUSAM Balkan Araştırmaları Masası)

[email protected]

A+ A-

Okumadıklarınız

Bu kategoriye ait, henüz okumadığınız haberler listelenmektedir. Tümünü görüntülemek için tıklayınız.