Kapat

Son Haberler

A+ A-

'Hıristiyan köklerde birleşmiş Avrupa'

Papa XVI. Benedikt'in Fransa ziyareti bu ülkede tepkilere neden oldu. Ancak ziyaretin Avrupa açısından anlamı büyük. Avrupa'yı krizde kabul eden Papa, ortak Avrupa kültürünü oluşturmanın temeli gördüğü dine ağırlık veriyor. Bu yaklaşımı Türkiye'yi AB'den dışlayan içerik taşıyor.
Yayınlanma tarihi: 29 Eylül 2008 Pazartesi, 16:49

Papa XVI. Benedikt, 12.08.2008 tarihinde Fransa’yı ziyaret etti. Dört gün süren ziyaret esnasında ‘pozitif sekülerizm’ başlığı altında bir tartışma gündeme düştü. Çünkü ziyaret sırasında Papa şu açıklamayı yaptı: “Siyasi alan ile dinin ayrılması temel ilkedir. Ancak dinin, vicdan oluşturma ve toplum içinde ahlaki birlikteliği sağlamada benzersiz rolü vardır. Bu rolün farkına varmamız gerekir.” Papa’nın bu açıklaması, Sarkozy’nin dile getirdiği ‘pozitif sekülerizm’ görüşüne destek vermek şeklinde yorumlandı. Çünkü Sarkozy, Vatikan ziyaretinde şu açıklamayı yapmıştı: “Kamusal alanda dine daha fazla yer açılması gerekir. Bu durumu en iyi açıklayacak deyim, pozitif sekülerizmdir.” Papa’nın ziyareti esnasında ise şu mesajı verdi: “Fransa, ‘Hıristiyan köklerini’ kabul ediyor. Laikliğe saygı çerçevesinde dinlerle diyalog kurmak demokrasi için meşru bir durumdur. Kendimizi dinden mahrum etmek bir delilik; kültürümüz ve düşüncemize karşı hata olur.”

Görüldüğü üzere Papa ile Sarkozy buluşması ‘içeriği açık ve özellikle seçilmiş kavramlarla’ özel bir mesaj taşımaktadır. Vatikan’ın ‘AB, AB ve Türkiye ilişkisi’ üzerine geliştirdiği düşüncenin anahtar kavramları öne çekilmekte ve bunlar üzerinden konuşulmaktadır. Öyleyse anılan buluşma ve seçilen kavramların anlamını kavramak için şu üç soruyu doğru cevaplandırmak gerekir;

Papa XVI. Benedikt’in sekülerizm eleştirisi hangi gerekçelere dayanmaktadır?

Papa ve Sarkozy buluşmasında ‘Batıyı Hıristiyan Köklerde Birleştirme’ şeklinde dillendirilen görüş AB ve Türkiye’nin AB üyeliği açısından ne anlama gelmektedir?

Bu çerçevede ‘dinler arası diyalog’ Türkiye için ne ifade etmektedir?

Papa'nın Sekülerizm eleştirisi

Papa XVI. Benedikt Kardinal olduğu dönemde (2004) yayımladığı ‘Europe: Today and Tomorrow’ adlı çalışmasında Avrupa’nın içine düştüğü krizden ve bunu aşma gereğinden söz eder. ‘Avrupa’nın içine düştüğü kriz’ ifadesi daha çok ‘Hıristiyan imanının’ sekülerizm ve görelilik karşısında düştüğü kriz karşılığında kullanılır. Kriz iddiasını temellendirmek için Arnold Toynbee’ye atıf yapar: “Toynbee, araçlar ve teknolojik ilerleme ile gerçek ilerleme arasındaki farkı ortaya koyuyor. Diğer taraftan bunu bir çeşit ruhanileşme olarak tanımlıyor. Batı dünyasının krizin ortasında olduğunu kabul ediyor. Bu krizin sebebini de Batı dünyasının dinden koparak teknoloji, ulus ve militarizm arzusuna sürüklenmesine bağlıyor. Demek ki krizin başat sebeplerinden birisi sekülerizmdir.”(1) Öyleyse “din faktörüyle yeniden tanışmamız lazım.”(2) Seküler ideolojinin din konusunda saldırgan olduğu tespitine bağlı olarak ‘adil bir sekülerizm anlayışı dini özgürlüklere müsaade eden anlayıştır,’ görüşünü savunur: Devlet, din dayatmaz, fakat sivil topluma karşı sorumluluğun bir gereği olarak dinlere alan açar. Dini, toplumun kurucu unsurlarından biri olarak görür. Papa’ya göre seküler bir toplumda dinin toplumu düzenleme ve biçimlendirilmesine müsaade edilmelidir. Oysa modern toplum, Tanrı’ya bu tür müdahale etme hakkı tanımamaktadır.(3)

Görüşlerini temellendirmeye dönük olarak şu sorunun cevabını arar: Modern toplumda Tanrı nerededir? Cevap: Politik dünya, Tanrı bu dünyaya ait değilmiş gibi, onu dışlayarak norm ve kurallarını koymaktadır. Aynı şey iş âleminde, ekonomi ve kamusal alanda da geçerlidir. Oysa Tanrı’nın bu alanlara müdahalesi ahlaki sorumluluğu güçlendirir. Tanrı’yı tamamen dışlayan bir toplum; kendi kendini yok eder. Papa, ekonomik alanda yaşanan ahlaki bozulmaya atıf yaparak ‘insan meta haline getirilemez’(4) der. Fakat ‘vahşi kapitalizmin’ mayaladığı ve piyasaya sürdüğü sorumsuzluğa hiç değinmez. Hatta modern dünyanın ekonomik değerlerinin Katolik değerlerle buluşması gerektiğini savunur. Yoksulluğu kötülüğün nedeni olarak gören Papa, her nedense yoksulluğu üreten mekanizmalar üzerinde durmaz. Sekülerizm eleştirisinde vahşi kapitalizmin değerlerden bağımsız akışkan/kesintisiz sermaye tutkusunu deşifre etmeye yanaşmaz. Toplumu büyük bir kilise cemaatine dönüştürmek isteyen Papa şu gerçeği gizler: İsa Mesih’in havarileri artık vahşi kapitalizmin en büyük hizmetkârlarıdır. Kapitalizme eklemlenmiş bir din, her şeyi ile dünyevi olmak zorundadır.

Papa açısından krizin diğer bir nedeni olan seküler kültürü aşmak için pozitif sekülerizme ihtiyaç vardır. Şöyle ki; modern dünyayı inşa eden bilimsel bilgidir. Bu bilgi; ortak bilimsel esasları, siyasi kuralları ve iletişim ağları yoluyla ortak ekonomik normları ve tutumları üretmiştir. Fakat bu zeminde oluşan kültür; Tanrı’yı kamusal alandan dışlamıştır. Bu seküler kültürde Tanrı sadece öznel tercihlerin konusudur. Hiçbir şekilde kamusal alanla ilgili değildir. Eğer din, salt öznel ilgilerin konusu yapılırsa toplum yıkılır. Öyleyse izafilik ve bunun gereği olan çoğulculuk sadece ahlaki bir tutum olarak kabul edilebilir. Çünkü ‘iman nesneldir.’ İsa Mesih, mutlak gerçekliğin kendisidir. Farklı perspektifleri meşru ve geçerli sayan sekülerizmle ‘Hıristiyan iman’ın’ nesnelliği arasında mesafe vardır. Modern dünya politik alanda izafiliğe kapı aralarken, aynı izafiliği dini alana çekme eğilimleri ‘kilisenin cemaat ruhunu’ olumsuz yönde etkilemektedir. Öyleyse ‘Hıristiyan İman” asıl kurucu unsur olarak görülmelidir.(5)

Peki, bu durumda dünya sistemini muhafaza mı edeceğiz, yoksa dönüştürecek miyiz? İşte bu sorunun cevabını verirken ‘din, devlet ve sekülerizm’ konusunda yeni bir anlayışa ihtiyaç olduğunu ve yeniden yapılanmanın bu temel üzerine kurulması gerektiğini savunur: “Tanrı fikri yönlendirilir ve yıkıcı olabilir. Dinin karşı karşıya kaldığı risk budur. Aynı zamanda kendini Tanrı’dan koparan bir akıl da kendini öznel alana hapseder. Akıl desteksiz kalır. Kapılarını yıkıcı güçlere açar. Devletin seküler karakteri, akıl ve din arasındaki dengeyi tabiatında taşır. Bu, devleti sadece akılla yönetmeye çalışan, tüm tarihi köklerinden soyutlanmış akıl için kanıt olabilecek ahlaki temellerden başkasını kabullenmeyen ideolojik sekülerizmin zıddıdır.”(6) İşte Papa’nın pozitif sekülerizm dediği budur. Ve ona göre ‘bu anlamdaki seküler devlet temel aldığı ve onu şekillendiren ahlaki geleneklere güvenme gerekliliği ve haklılığına sahiptir. Onu bu hale getiren, o değerler olmadan anlamlı bir hayatı sürdürmenin zor olduğunu kavramasıdır. Çünkü soyut aklı temel alan tarihi bir devletten bahsedilemez.”(7) Öyleyse devlet-din, akıl-dini değerler arasında dengeyi kopararak ideolojik sekülerizmden pozitif sekülerizme geçiş ‘birleşik Avrupa inşa etmek için’ bir ihtiyaçtır.

‘Hıristiyan Avrupa’

Anılan çalışmada Papa ‘Avrupa Nedir?’ sorusuna cevap arar. Tarihi ve coğrafi anlamda Avrupa üzerine değerlendirmeler yaptıktan sonra ‘Avrupa’nın gerçek ruhunun Hıristiyanlık olduğunu’ belirterek şöyle der: Evet, Hıristiyanlık Avrupa’da doğmadı. Fakat kesinlikle Hıristiyanlık en etkili kültürel ve entellektüel etkisine Avrupa’da ulaştı. Ve hala özel bir biçimde Avrupa ile birlikte tanımlanıyor. Öyleyse hastalıklı unsurlar nedeniyle krize giren Avrupa’nın yapması gereken ilk iş: ‘Hıristiyan köklerde birleşmektir.” Daha aydınlık ve daha insancıl bir dünya için bu gereklidir: “Eğer, Tanrı’nın dünyaya girmesine izin verirsek daha aydınlık bir yerde daha insancıl bir dünyada yaşayabileceğiz.”(8)

Papa’nın görmek istediği Avrupa şudur: “Hıristiyan imanın büyük değerlerini, gerçeklerini temel alan Avrupa, sadece bir ekonomik blok olmaktan öte hem insanlık hem de kendisi için bir hukuk toplumu/hukuk kalesi olmalıdır. Birleşik Avrupa’nın inşası için gerekli güçler ise bu değerlerdir.”(9) Görüldüğü üzere Papa ‘dinden kopuk bir devlet anlayışı ile sadece şahsi ilişkilerde geçerli olan özel perspektifleri dini alana taşımanın Avrupa’yı krize soktuğunu, bu krizi aşmak için Hıristiyan imanın değerleri ve gerçekleri etrafında birleşmenin gerekliliğini savunmaktadır. Bu salt anlamda bir dini çıkış değildir. Nitekim Papa şöyle der: “Batı dünyası kendisinden nefret ediyor. Bu artık patolojik bir vaka haline geldi. Yabancı değerleri kabullenmede takdire layık bir çaba gösterirken kendisini sevmiyor. Sadece tarihindeki eleştiriyi hak eden ve yıkıcı yanları görüyor. İyi ve saf yanlarını algılama kapasitesine sahip değil. Bundan kurtarmak için Avrupa’nın kendisini bir şekilde saygı ve eleştiriyle kabullenmesi lazım… Kutsala dönmeden bu krizi aşamayız.”(10)

Başkalarına özgürlük ve saygı adına ‘kendi değerlerinden koptuğunu düşünen Papa, birleşik bir Avrupa projesinin Hıristiyan değerlere dayanmasını zorunlu görmektedir. Her ne kadar başkaları için kutsal olanlara saygı gösterebilmemiz için Tanrı’ya yabancı olmamamız gerekir, dese de, “bizim görevimiz; bizim için kutsal olanın varlığına ve bize görünen Tanrı’nın yüzüne dönerek kendi içimizde saygıyı beslemeliyiz” sözü oldukça politik ve yeni duruma gönderme yapan bir sözdür. Öyleyse bu buluşmanın politik-stratejik yönünü belirleyen hususları şöyle sırlayabiliriz;

J. Ratzinger’in Papa seçilmesinin arkasında “Avrupa’yı Hıristiyan köklerde birleştirme’ fikrinin saklı olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla Papa’nın bu fikri, Avrupa’nın politik duruşunu yansıtan fikirdir. Ve bu görüş, Sarkozy tarafından Türkiye’nin AB üyeliği aleyhine kullanılacaktır. Bir başka deyişle Türkiye’nin AB’ye girmesine karşı olan Vatikan, bu görüşünü politik aktörler vasıtasıyla gerçekleştirmek istemektedir. Bu amaca ve yönlendirmeye en uygun siyasi lider Sarkozy’dir.

Avrupa ülkelerinde, özellikle önemli kentlerinde farklı dinlere ve Hıristiyanlığa mensup binlerce cemaat bulunmaktadır. Bu cemaatlerin en yoğun olduğu ülkelerden birisi Fransa’dır. Öyle anlaşılıyor ki Sarkozy, iç güvenliği din yoluyla disiplin altına almak istemektedir.

Geleceğe dönük stratejik vizyon açısından bakılırsa, bu çıkış; farklılaşan ve cemaatleşen dinlere karşı Hıristiyanlığın ekümenik ruhunu koruyarak birlikte hareket etmesini sağlamaya dönüktür. Sadece ekonomik anlamda değil, ortak dini ve kültürel blok olarak birleşmiş bir Avrupa fikri devreye sokulmuştur.

AB’nin kendi içinde coğrafi, politik, ekonomik ve kültürel bütünlüğü koruyan bir yapı olduğunu tahkim ederek bu yöntemle farklı tarihi, kültürel ve dini geleneğe sahip Türkiye’yi kendilerince meşru gerekçelerle dışarı da tutmanın yolunu açmaktır. Bunun için Papa Fransa’yı seçmiştir. Çünkü Fransa ve Almanya birleşik bir Avrupa’dan ve Avrupa kimliğinden yanadır. Oysa Türkiye tarihi süreçte bu kimliğin ötekisidir. Türkiye’nin AB’ye girmesi Avrupa kimliğinin parçalanması anlamına gelir ki bu üçlünün buna razı olması mümkün değildir.

İngiltere ve ABD ise AB’nin iki merkezi devletinin ileriye dönük olarak ortak bir Avrupa kimliği ile güçlenmesini önlemek ve bu kimliği parçalamak için Türkiye’nin AB üyeliğini desteklemektedirler. Eğer ABD-Vatikan ilişkisi daha baskın çıkarsa, ABD, bütün Avrupa’yı İngiltere ve Türkiye aracılığıyla kontrol altına alarak küresel hâkimiyetini gerçekleştirmiş olacaktır.

Dinler arası diyaloğun anlamı

Söz konusu gerekçelere bağlı olarak ‘dinler arası diyalog’ Türkiye açısından ‘bir ayartma enstrümanı’ anlamına gelmektedir. Felsefi ve dini açıdan hiçbir temeli olmayan bu projenin en açık kanıtı Papa’nın birbiriyle çelişen iki görüşüdür. Bir taraftan “bizim toplumumuzda Müslümanlar için kutsal olan değerlerle dalga geçilmesine izin verilmez” (Ratzinger 2007:65) derken Papa olduğu ilk yılda Almanya’da ‘İslam’ın kılıç dini olduğu ve insanlık için yeni hiçbir şey getirmediğini’ ileri sürdü. Böyle bir çelişki fikri ve ahlaki duruşun değil, politik ve stratejik duruşun ürünüdür. Bu çelişkiyi daha yakından görmek için Vatikan’ın resmi metinlerinden birkaç alıntı sunmamız yeterli olacaktır.

Katolik kilisesi diğer dinlerde hakikat ve kutsal olarak adlandırılan hiçbir şeyi reddetmez. Bütün insanları aydınlatan hakikatin ışığını aksettiren hayat ve davranış tarzlarına ahlaki ve itikadi esaslara son derece saygı ve hürmet gösterir. (Papa VI. Paul, Nostra Aetate, 2:2) Bu resmi belgeyi şununla karşılaştırınız. “Misyonerlik eylemi, insanda bulunan ve insani olan şeylere derin bir saygı ve hürmet duygusuyla başlamalıdır. (Papa II. Jean Paul, Redemptor Hominis, 1979: Madde: 12)

Tanrı’nın kurtuluş planı yaratanı tasdik eden herkesi içine alır. Bunların başında da Müslümanlar gelmektedir. (Papa VI. Paul, Lumen Centium, (1964, Madde: 16:1) Karşılaştırınız: “Kurtuluş İsa Mesih vasıtasıyla ve Katolik kilisenin misyonuna katılmakla gerçekleşir. Hıristiyan olmayan dinlerde her türlü iyilik ve hakikat kilise tarafından İncil’e hazırlık olarak değerlendirilmektedir. (Papa VI. Paul, Lumen Centium, 1964: 14, 17)

En son diyaloga yüklenen misyonu okuyalım: Günümüzde insanların pek çoğu başka dini geleneklerde bulunmaktadır. İlahi inayet sayesinde kurtuluş, bu insanlara İsa Mesih vasıtasıyla ulaştırılabilir. Bu ilahi inayet, onları resmi olarak kilisenin üyesi yapmaz, ancak onların maddi ve manevi durumlarını kiliseyle uzlaştırarak aydınlatır. Bu ilahi inayet Mesih’ten gelmektedir. (Papa II. Jean Paul, Redemptoris Mission, 1990: Madde: 10)

Demek ki bu süreçte dinler arası diyalog ‘maddi ve manevi durumumuzu’ Batının politik vizyonuna, kilisenin III. Bin yıl misyonuna bağlama faaliyetidir. Türkiye’nin politik ve kültürel kimliği değişmediği müddetçe AB’ye üyelik hayal. İşte dinler arası diyalog, bu kimliği değiştirmek için üretilmiş teo-stratejik misyonun bir parçasıdır.

Dipnotlar:

1- Joseph Ratzinger (2007:25) Europe: Today and Tomorrow, San Francisco: Ignatius Press.

2- A.g.e; 25.

3- J. Ratzinger, “An Aggressive Secular İedeology Which is Worrying’ Rome, (2004: 19)

4-J. Ratzinger (2007:42)

5-Bkz: J. Ratzinger (2004) Truth and Tolerance: Christian Belief and World Religions, San Francisco: Ignatius Press.

6- J. Ratzinger (2007: 99)

7- J. Ratzinger (2007:99)

8- J. Ratzinger (2007: 117)

9- J. Ratzinger (2007: 117)

10- J. Ratzinger (2007: 33)

(Prof. Dr. Nadim Macit, TUSAM Danışmanı)

Cumhuriyet İMECESİ

En Çok...

okunanlar

yorumlananlar

beğenilenler