Ne Yapmalı? -I-

Yayınlanma tarihi: 6 Ekim 2010 Çarşamba, 06:07

Türkiyemizi tehdit eden faşizmden söz ederken öncelikle birtakım benzerliklere atıfta bulunmaktan kaçınmak ve olayın tekilliğini iyi saptamak gerekiyor. Tayyip Erdoğanı Hitlere benzetmek, olsa olsa bir retorik yakıştırma olabilir. Çünkü günümüz Türkiyesi ile 1930lar Almanyasının hiçbir benzerliği bulunmadığı gibi, Tayyip ve hempaları ile Hitler ve Nazi ileri gelenleri arasında da bir benzerlik yoktur. Başka türlü söylersem: Tarih elbette tekerrür eder; nitekim iki büyük savaş arası dönemde Avrupada yükselen faşizm bugün Türkiyemizi tehdit ediyor. Ama tarihi oluşturan olaylar tekerrür etmez; onlar kendi dönemlerinin özgül koşullarında ortaya çıkan tekil oluşumlardır.

AKP faşizminin benzersizliği, kendini İslam aracılığıyla dayatmasında ortaya çıkıyor. Ve tehlikenin büyüklüğü de burada.

Cumhuriyet kurulduğundan beri, bu ülkede, dini inançlardan destek almaya çalışan siyasetçiler hep var oldu. Bunlar önce çok partili demokrasiye geçişuğruna hoş görüldüler. DP ve AP, seçmenin dini bütün kesimini ve onun hoşuna gidecek dini söylemi ihmal etmeyen siyasetleriyle bu dönemin partileridir. Ardından Necmettin Erbakanın İslamcılığı gündeme geldi. Hazret, Cumhuriyeti kuranCHPnin yeni ve karizmatiklideri Karaoğlantarafından hükümete ortak edildiği için fazla tehlikeli görülmedi; esasen mitomanlığı ve ne olduğu anlaşılmayan milli görüşsafsatasıyla ciddiye de alınmıyordu. Kaldı ki, 27 Mayıs devriminin ardından, Cumhuriyet yandaşlarının, Marksist olduğunu söyleyen bir kısım solcular da dahil olmak üzere, oldukça büyük bir kesiminde, Cumhuriyetin nasıl olsa ordu gibi bir bekçisi varfikri, bir rahatlatıcı güvenceolarak yerleşmişti. Ve 12 Mart ile 12 Eylül askeri müdahale ve darbelerinin gösterdiği gibi, Erbakanın kurduğu siyasi partiler, Anayasa Mahkemesi eliyle kolayca siyaset sahnesinden dışlanabiliyordu.

Cumhuriyetin güvencesi askerinancının ülkeyi nasıl bir badireye sürüklediğini görmek için AKPnin Türkiyeye egemen olması gerekiyormuş!

Cumhuriyet ve psödo-liberaller

Türkiyeye sağduyularındansalgıladıkları hukuk felsefeleriyle(!) rejim, şekil ve sınır biçmeye çalışan psödo-liberallerimiz, zaten hanidir guguka dönmüş olan hukuk sistemimizi sosyal realiteve tarihi verilerdoğrultusunda reformatabi tutmak için kendilerini paralıyorlar. Bu doğrultuda fetvalar veren bir hukukçu Prof”, bir söyleşisinde, hukuk felsefesinin, hukuk düzeni kurulurken meşruiyet temeli oluşturacak ana ilkelerle bağ kurma operasyonuşeklindeki bir tanımını veriyordu. O zaman, bu tanımdan yola çıkarak mandalığa hukuki giysi biçmeye çalışanlara birkaç şey söylemek farzdır:

1. Adına Türkiye Cumhuriyeti denilen hukuk düzenikurulurken hangi ana ilkelerin” “meşruiyet temelikabul edildiği gözden kaçırılmamalıdır. Türkiye Cumhuriyeti de sosyal realitedenve tarihin verilerindenhareket edilerek kurulmuştur. Yeryüzündeki bütün hukuki-siyasi düzenlerde olduğu gibi...

2. Ama hukuk düzenini kuran sosyal realiteve tarihi verilerile hukuk devletinin hukuka uygun işleyişinde dikkate alınması gerekensosyal realiteve tarihi verileraynı kefeye konamaz. Çünkü önce, sosyal realitedeğişken bir şeydir; sonra da tarihin verileridenilen şey, güncelliğin hayhuyu içinde, birtakım soyutlamalar marifetiyle somut siyasi amaçlara ölçü kılınmaya (tıpkı bugün Türkiyede yapıldığı gibi) pek elverişlidir. Bu da hukuku ve hukuk felsefesini karakuşileştiren şeydir.

3. Sosyal realitenindeğişkenliği, bu sosyal realitenin, hukuk düzeninin kuruluş (constitution) aşamasında meşruiyete temel olacak ana ilkelerdenbiri olarak düşünülmesindeki yerindeliği ortadan kaldırmaz. Buna koşut olarak, kurulan düzeninin belirleyici vasfının (yani hukuk düzeniolma vasfının) sürdürülebilmesi için de bu değişkenliğin tarihi süreç içinde siyaset tarafından dürüstçe izlenip günün koşullarına uyarlanması gerekir. Yasama faaliyeti diye adlandırılan şey de budur. Ve hukuk ancak o zaman insandaki adalet duygusunu tatmin edebilir.

4. Ama tarihin verilerive sosyal realitediye tanımlanan olgular, tarihi süreç içinde, tarihi veriler olarak sosyal realitenin geçirdiği somut değişimlerin keyfi yorumlarına gerekçe yapılırsa (tıpkı bugün Türkiyede yapıldığı gibi) ortada ne hukuk ne de hukuk felsefesi kalır. Bu tür yorumlardan yola çıkan hukuk felsefesiya da hukuk sosyolojisifetvaları, pestenkerani lafazanlıklar olmaktan öteye gitmez.

5. Bir ülkeyi yönetenlerin sosyal realitenin değişkenliğine ilgisiz kalmalarını, bu değişkenliği günün koşullarına uygun reformlara tabi tutamamalarını ya da tutmamalarını eleştirmek yerinde bir tavırdır. Ama kuruluş aşamasındaki tarihi verileribugünün verileriyle değerlendirerek, yani çarpıtarak, kurucuyu (constituant) sosyal realiteyi göz ardı etmiş olmakla suçlamak ve hukuk düzenindeki mevcut çarpıklıkların nedeninin, kurucunun kuruluş aşamasındaki sosyal realite ve tarihi verileri bugünün perspektif ve gerçekleri açısından görememesinden kaynaklandığını ileri sürmek düpedüz mugalatadır.

Siyasi şablon\t\t çoktan değişti

İslamcılar ufak ufak ve çok ustaca ilerlediler. Duruma göre geri çekilmesini, uygun fırsatı kollamasını bildiler. 1973te, Ecevitin, tarihi hatavecizesiyle basit bir yanlış anlama gibi göstermeye çalıştığı laik-dinci zıtlaşmasını güya ortadan kaldırmak üzere meşruiyet kazandırdığı ve CHP-MSP koalisyonu ile demokratik Cumhuriyete nüfuz eden dinci partinin ilk icraatı, Karaköydeki Güzel İstanbulheykelini müstehcen gerekçesiyle kaldırtmak olmuştu. Ondan beri, almadığı taviz kalmadı ve bugün ülke kaderine el koymuş durumda. Rahmetli Ecevit, ayakları suya erdiğinde, Laiklik Türkiyenin Aşil topuğudurdiye çok doğru bir laf etmişti. Ne var ki iş işten geçmişti. AKP, bidayetten beri dinci söylem ve eyleme verilenufaktavizlerin sonucudur. Çünkü sahayı o ufaktavizler hazırladı.

Bu gelişmelerin sonucu yalnızca AKPnin yükselişi değil, Türkiyedeki siyasi sağ ve solun da eriyişi oldu. Ve bunun asıl suçluları, içlerinden bazıları belki de nasılsa ordu Cumhuriyeti korurrehaveti içinde olan sözüm ona laiksiyaset bezirgânlarıdır.

Adnan Menderes, parti grubuna, Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsinizderken; Süleyman Demirel, cuma namazlarını siyasi şova dönüştürürken; Kenan Evren ve karga kılavuzları, Türk-İslam sentezizırvasını eğitim sistemine yamarken; Turgut Özal, köşe dönmeciliği her türlü etik kaygıya ikame ederken; Bayan Şaibelakabıyla maruf Tansu Çiller, aklını fersah fersah aşan siyasi ihtirasıyla irticanın başını Başbakanlığa taşırken (Ecevitin bu yoldaki büyük katkısını yukarda belirttiğim için tekrarlamıyorum), dinci siyasetin iktidarına giden yolun taşlarını döşüyorlardı.

A+ A-

Okumadıklarınız

Bu kategoriye ait, henüz okumadığınız haberler listelenmektedir. Tümünü görüntülemek için tıklayınız.