Son Haberler

A+ A-

'Hayatım Mücadeleyle Geçti'

Hayatım Mücadeleyle Geçti, Kemal Kurdaş'ın yaşamındaki çabaları ve tanıklıklarını anlatıyor.
Yayınlanma tarihi: 09 Aralık 2010 Perşembe, 14:44

Kurdaş'ın kitabı bir yaşam öyküsü. Özyaşam öyküsü değil ama. Ülkenin yaşam öyküsü. Çünkü kişisel hiçbir değinme yok kitabında birkaç has arkadaşından söz etmesi dışında.

Kitap okumak mutlaka bir dizgeye göre yapılmalı. Kitap rasgele okunmaz. Belirli bir sıralaması olmalı. Örneğin, okunacak ilk kitaplar klasik yazarlardan olmalı. Daha sonra modern klasikler ve ardından çağdaş yazarlar gelmeli. Hasan Âli Yücel, bakanlığı sırasında Tercüme Bürosu'nu kurmuştu. Doğu'nun ve Batı'nın klasik yapıtlarını dilimize kazandırmak istemiş ve başarmıştı. Bizim yaşlarda çoğu insanın kitaplıklarında bu kitaplar baş köşedeydi. Oradaki amaç hümanizmacı bir yaklaşımdı. Tıpkı Batı'da olduğu gibi. Batı hümanizmaya klasik yapıtları kendi dillerine çevirmekle ulaşmıştı. O anlayışı kendi dünyalarına taşımak anlamına geliyordu zaten. Klasiklerden aldıkları klasik dünyanın yaşam biçimiydi. Sanatta, yazında laik düşünce biçimiydi. Ünlü İtalyan şair ve yazar G.Leopardi, 'Biz yazı yazmayı klasiklerden öğrendik' derken önlerinde öykünebilecekleri birilerinin olduğunu anıştırmak istemişti. Okumak da öyle.

Merak edilen yaşam

Okumanın da yolu klasik yazarlardan başlayarak olmalı. Çünkü yazın bir süreç. Bu sürecin başlangıç noktası da klasik yazarlar. Bir başka deyişle, imgelem dünyasının genişliğinin söz konusu olduğu, yanılsama ve düşlere dayalı bir dünyanın varsıllığının mutlak varlığından söz edildiği bir dünya bu dünya. Buna dayalı olarak yaratıcılığa ivme kazandıran olanakların bolluğu. Ardından edebiyattan keyif alma sanatının yer ettiği bir duruş biçimi. Bu yazdıklarımız, okumaya ilk başlayanlar için salık verebileceğimiz bir yol.

Ne ki okuma alışkanlığını kendine bir yaşam biçimi olarak gören kişiler için de bir dizge söz konusu olmalı. Rasgele okumanın insana pek bir şey kazandırmayacağı ortada. Örneğin, bir yazarın birkaç kitabını arka arkaya okumak insana o yazarla ilgili daha derinliğine düşünmek fırsatı ve kitapları arasında en azından bir karşılaştırma ya da kıyaslama olanağı verir. Bu da o yazarın tipik özelliklerini yakalama fırsatı tanır. Aynı şey, aynı türden kitapları peş peşe okumakla da yapılabilir. Çok da keyifli olduğunu düşünüyorum. Aynı tür ancak farklı kişilikler sunan farklı yazarların kafanızda ve yüreğinizde bıraktıkları izlenimler karşılaştırılarak bir araya getirildiğinde belki de aynı izlekleri işlemiş yazarların biçem farklılıklarını yakalamak fırsatı verir size. Bu karşılaştırma biçem ya da anlatım farklılıkları olarak size yansır. İlginç olan ayrıca olay örgüsündeki gelişim süreci boyunca aynı izleğe hangi açılardan baktıklarını saptamakta yatar. Belirli bir okuma alışkanlığı edinmiş kişiler için kimi zaman rastlantıların yeri ve zamanı yoktur. Bir rastlantı sonucu bir kitabı almış okumuş olabilirsiniz ya da sizi o kitaba çağıran birtakım ortamlar ya da nedenler gibi.

Ben Kemal Kurdaş'ın Hayatım Mücadeleyle Geçti kitabını, yazarın yaşamını merak ettiğim için okuduğumu söylersem yanlış bir şey söylemiş olmam, umarım. Doğal olarak insanlar merak ettiği konularda yazılmış kitaplar da okur ve okumalı. Ancak ODTÜ ve Ankara Oran ormanlarının yaratıcısı olarak bildiğim Kemal Kurdaş'ın yaşamını öğrenmek ve bilmek gereğinin kaçınılmaz olduğunu Oran ormanlarında yaptığım sabah yürüyüşlerimde düşünmüştüm. Ben Kemal Kurdaş'ın Siyasal Bilgiler mezunu olarak zamanında maliye müfettişliği yaptığını bilmezdim. Bir kurucu rektör olarak bir akademisyen olduğunu düşünürdüm. İlginçtir, üniversite enflasyonu yaşadığımızdan mıdır nedir, Kurdaş'ın yaşamı benim dikkatimi ODTÜ'den çok, giderek yok ettiğimiz ormanlarımızdan ötürü olacak, Oran ormanından ötürü çekti. Düşünüyorum da bu orman olmasaydı bugün burada gene beton yığınları olacak ve çirkin çirkin yapılar yükselecekti. Bu orman sunduğu huzurlu ortamla değil yalnızca, o ormanda gezenlere vereceği derslerle de öğretici olmalı. O ormanı oluşturan insanın yaşamı bizlere örnek olmalı diye düşünüyorum.

Kitabın başlığında yazılı olduğu gibi Kemal Kurdaş'ın yaşamı mücadeleyle geçmiş bir yaşam. Ben bu yazımda bu yaşamdan kesitler sunmaya çalışacağım. Yoksa kitabı yazınsal açıdan bir değerlendirmeye koymam söz konusu değil. Söyleşi üzerine kurulu bir kitap. Söyleşi olması yazarın düşüncelerini didiklemek açısından daha verimli bence. Kendisi yazmış olsaydı belki de bu denli ayrıntıya girmek gereğini duymayacaktı. Ayrıntı deyip geçmeyelim çünkü her ayrıntıda yaşananlara ışık tutacak ipuçları yakalamak olanaklı. Bir tür özet olacak benimki. Kitap okumak yerine 'özet' okumayı kendilerine alışkanlık edinmiş kimi devlet adamlarımıza okuduklarında -okurlarsa eğer- bir şeyler kazandırır diye umudumuzu saklarken tüm insanlığa adanmış bu yaşamın gençlere de yol göstermek yolunda yararı olur düşüncesini taşıyorum.

Toplumun dönüştürülüşünün belgesi

Kemal Kurdaş'ın kitabı bir yaşam öyküsü. Özyaşam öyküsü değil ama. Ülkenin yaşam öyküsü. Çünkü kişisel hiçbir değinme yok kitabında birkaç has arkadaşından söz etmesi dışında. Kemal Kurdaş bana göre bu kitabının özünü Cumhuriyet Türkiyesi'nin başlangıç yıllarında, ilk yirmi yedi yılında Cumhuriyet'in yaptıklarına yaslamış ve ardından CHP dönemiyle Demokrat Parti dönemlerinin kıyaslamasına ayırmış. O yıllar kitaba çıkış noktası olduğu gibi, bugüne dek olan, toplum olarak, yaşanmışlıklarımız o yılların ışığında değerlendirilmiş. Bir başka deyişle, Kemal Kurdaş'ın seksen yıllık, özellikle ekonomik süreci değerlendirirken göz önünde tuttuğu değer yargıları, Cumhuriyet'in o yirmi yedi yıllık ekonomik siyasaları. Saptamaları çok önemli. O kıt kanaat dönemlerde ülkenin sanayileşmeye verdiği önemin altını çizen Kurdaş, Atatürk ve ondan sonra gelenlerin devlet eliyle oluşturduğu kalkınmışlık hamlesinin 1950'den sonra nasıl çökertildiğini ve kamuya sunulmuş toplum çıkarına olanakların nasıl çarçur edildiğinin bir belgesi bu kitap.

DP, Cumhuriyetin ilk yirmiyedi yıllık dönemini 'kayıp' yıllar olarak nitelemiş. Kurdaş o döneme ilişkin rakamlar verir: 'Düşünün,1924'te Türkiye'nin sıfır döviz rezervi var; harpten yeni çıkmışız. Lozan'da İsmet Paşa iyi dayanmış ama Osmanlı borçlarını yine de bize yüklemişler. Yeni kurulan cumhuriyetin daha başlangıçta 100 milyon doların üstünde borcu var Osmanlı'dan dolayı, fakat bir dolar bile döviz rezervi yok. 1950'de Menderes iktidara geldiğinde, Türkiye'nin 450 milyon doların üzerinde döviz rezervi ve altını, buna karşılık da 100 milyon dolar dolayında bir dış borcu vardı.' Bu, şu demek oluyordu: Yirmi yedi yılda CHP iktidarı hiç borç almadan kalkınma hamlesini gerçekleştirmiş, ardından kasasına 450 milyon dolar rezerv ve altın koymuştur. Kurdaş başka rakamlar da veriyor Cumhuriyet dönemine ilişkin '15 senenin, yani Mustafa Kemal döneminin yıllık kalkınma hızı üst üste yüzde 9'dur. İsmet İnönü'nün döneminde bu kalkınma hızı (') yüzde 6 civarındadır.' Gene Cumhuriyet döneminin ilk 15 yılında 'kümülatif enflasyon oranı yüzde 18, yani yıllık olarak yüzde 1'in belirgin biçimde altında' olmuştur', diyor Kemal Kurdaş.

Bir başka ilginç saptaması da Menderes'in 'her mahallede bir milyoner' yaratmak tasarımıyla ilgili. Menderes'in ekonomi siyasalarına sürekli karşı çıkan Kurdaş sonunda yurtdışına çıkmayı yeğler ama Menderes onu engellemeye çalışır. Kaçış gizlice olur. Kurdaş'ın düşüncesi 'liberasyona hoop diye atlanmaz' idi. Maliye müfettişliği, Hazine Genel Müdür Yardımcılığı, Maliye Bakanlığı gibi çok önemli bürokratik kariyer ve IMF'de yıllar süren görevin ardından ODTÜ'nün kurucu rektörlüğü Kemal Kurdaş'ın yaşamında dönüm noktalarıdır.

Çok başarılı bir insan olarak ileride Türkiye'nin en önemli üniversitelerinden biri olacak ODTÜ'yü kurmak için görevlendirilmiş, kendisi akademisyen olmadığı halde. O mücadelesine girmeyeceğim. Ne ki üniversitenin inşaatına başlamadan ormanı oluşturmaya başlamış ve soranlara da 'öğrencilerim dersliklerin pencerelerinden baktıklarında orman görsünler düşüncesiyle bunu yaptım' demiş.

Bugün ODTÜ yerleşkesinden ve ormandan yol geçirmeye kalkan Melih Gökçek zihniyetine karşı zamanında önlem alınmış olduğunun altını çizen Kurdaş şöyle diyor kitabında: 'Ama bütün bu münakaşa (yol) bitmiştir, devlet 2008 sonunda bir kanun çıkarmıştır. 27 Temmuz 2008 günkü 5793 sayılı kanunun 14'üncü maddesi ile 3194 sayılı kanunun 11'inci maddesine 'Hazinenin özel mülkiyetinde veya devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan ve ağaçlandırılmak üzere izin verilen taşınmazlardan projesine uygun olarak ağaçlandırılanlar, imar planı kararıyla başka bir amaca ayrılamaz' fıkrası eklenmiştir.' Kurdaş'a göre, bu yasa bağlamında Oran ormanı orman olarak kalacak ve 'gözlerimize beton dolmayacak'tır.

Kemal Kurdaş, Oran ormanlarından ötürü Ağa Han ödülünü kazanmıştır. Ne ki 50 bin dolarlık para ödülünü almayan Kurdaş şu gerekçeyi ileri sürmüştür: 'Biz bu ormanı devletin arazisine, devletin parasıyla, öğrencilerin, hocaların, personelin emeğiyle yaptık.' Sonunda 40 bin dolar üniversiteye, 10 bin dolar da kendisine verilmiş ama Kemal Kurdaş o parayı da dağıtmış. Sonsöz: 'Türkiye bu özgeci, yurtsever ve yiğit adama hak ettiği ilgiyi acaba göstermiş midir' diye sormak geliyor içimden, ne ki heyhat, yanıtım olumlu olamıyor.

Kemal Kurdaş:'Hayatım Mücadeleyle Geçti'/ Yayıma Hazırlayan: Şengül Kılıç Hristidis/ İş Bankası Kültür Yayınları/ 414 s.

Cumhuriyet İMECESİ

En Çok...

okunanlar

yorumlananlar

beğenilenler