Ney benim nefesim

Mercan Dede’nin son çalışması 800, yılın en iyi dünya müziği albümü seçildi. Onun için Mevlana’ya adadığı, hatta ona bir mektup yazdığı albümün bu başarısı, mektubun yerine ulaştığının göstergesi. Mercan Dede, popüler kültürün müziğini erozyona uğratmaması için kendine yeni bir yol çizdi, plak şirketinden ayrıldı, yoluna tek başına devam edecek.
Yayınlanma tarihi: 23 Kasım 2008 Pazar, 08:34

Arkın Ilıcalı ya da DJ’likteki adıyla Arkın Allen, ney ve elektronik müzik çalışmalarındaki adıyla Mercan Dede... Bir insan, pek çok isim... Mercan Dede’nin, Mevlana’ya ithaf ettiği “800” albümü, World Music Expo’da “Yılın En İyi Dünya Müziği Albümü” seçildi. “Hani” diyor ödülü için, “iadeli taahhütlü mektuplar vardır, sahibi aldığında bir kâğıt imzalatılır, imzanın kopyası size gelir. Bu ödül de albümde Mevlana’ya yazdığım mektubun ona ulaştığının tescili gibi oldu. Yoksa bize ait bir başarı değil, biz sadece inandığımız yolda hizmet etmeye çalışıyoruz”. Mich Gerber, Ziya Tabassian, Shankar Das, Shen-Qi (erhu) gibi sanatçıların da katıldığı 800’deki parçalar adları gibi masalsı... Çünkü Mercan Dede, hayat diye önümüze sunulan ve gerçek olduğuna inandığımız koşturmanın masallar kadar derin ve yaratıcı olmadığını düşünüyor. Onu bir turnenin ortasında yakaladık, Hollanda’yı geride bırakmış, İsviçre’de ve Avustralya’daki konserlere hazırlanıyordu.

Beş yılda milyon kilometreden fazla yol tepip konserler vermiş. Yurtdışında neye bu kadar ilgi olmasını, yeni bir söz söylemesine bağlıyor. Referansı Mevlana: “Düne ait söz dünde kaldı, bugün yeni şeyler söylemek lazım”. Müziğindeki yenilik “Doğu’yla Batı’nın; dijitalle akustiğin; gelenekselle modernin birleşimi”. Peki, bu yoğun ilgide oryantalizmin payı yok mu? Yok, çünkü dünya internet sayesinde küçük bir köy haline geldi ve Batı oryantalist bakışla keşfettiği Doğu’nun ne kadar yüzeysel, ipe sapa gelmez olduğunu fark etti. Şimdi yeni bir bakma süreci yaşanıyor. Kuzey Amerika’da kendi türünde en çok çevrilen kitapların Mevlana’nınkiler olması da bundan. Bu sürece o da müziğiyle katkıda bulunuyor. Ancak dilerseniz önce biraz geriye, Mercan Dede’nin henüz Arkın Ilıcalı olduğu zamana dönelim...

Temizlikçilikten DJ'liğe…

Arkın Ilıcalı’nın neyle tanışması, çocukluğuna dayanıyor. Bursa’da bir dolmuş, radyoda cızırtılı bir enstrüman sesi... Büyüleniyor, annesine bu ne diye soruyor, yanıt: Ney. Yıllar sonra İstanbul’a Basın Yayın’da okumaya geldiğinde, Maçka’daki konservatuvardan geçerken aynı sesi duyuyor. Peşine düşüyor, ancak ne ney alacak parası ne de sağ-sol çatışmasının yoğun olduğu bu yıllarda ney üflemeyi öğrenme olanağı var. Bir gün Vezneciler’de bir vitrinde iki sazın arasında ney gördüğünde gazeteyi cama dayayıp ölçüsünü çıkarıyor, hırdavatçının yolunu tutuyor. Dükkândan çıktığında elinde tuttuğu su borusuna bıçakla delikler açmak için sabırsızlanıyor. Böylece ilk neyine sahip oluyor. Ses çıkarmayı ise, bir kış günü, yorganın altında neyi üflerken başarıyor, bir cızırtı şeklinde olsa da... Bu neyi hâlâ saklıyor, bu onun için inancın ve aşkın önünde hiçbir engelin duramayacağının delili. Loreena McKennitt’in konserine 30 dolara bilet alamayıp, eksi bilmem kaç derecedeki havaya rağmen duyabilme umuduyla kapı önünde beklemesi de bu aşkın sonucu. Yıllar sonra Loreena’nın arayıp Kani Karaca ile verdiği konseri izlemek istemesi başka nasıl açıklanabilir ki?

Üniversite bittikten sonra burs kazanıp güzel sanatlar eğitimi almaya gittiği Kanada’da geçinebilmek için bir gece kulübünde temizlikçi olarak çalışıyor. Sonrası onun deyimiyle, Woody Allen filmi gibi... Bir gün DJ hastalanınca onun yerine oturuyor. İki yıl sonra Toronto’da büyük bir partide çıkıyor. Ondan önce çıkan DJ’in etnik ritimler çalması aklına yanındaki ney CD’sini hatırlıyor, müziğin üzerine onu koyuyor. İndiğinde yüzlerce kişi, çaldığı parçanın ne olduğunu soruyor. İşte o an anlıyor ki, ney ve elektronik müzik birbirine çok uzak değil! Çalışmalarını beğenen bir plak şirketinin albüm teklifini kabul ediyor, ancak bir şartla: “Kendi adımı koymaya utanırım, ben daha yeni öğreniyorum”. O sırada Puslu Kıtalar Atlası’nı okuyan Ilıcalı, Mercan Dede adını işte bu kitaptan alıyor.

Sonrası çorap söküğü gibi geliyor. “Geleceğe çok inanan bir insan değilim, sorumluluğumuz, nefsimizi, egomuzu aradan mümkün olduğunca çıkartıp, tam şu anda üzerimize düşeni yapmak” diyor “O kamışı üflerken onun benden çok daha yaşlı, olgun, canlı olduğunu fark ediyorum. Müzikle uğraşıyor olmamın sebeplerinden biri de önyargılarımı, kızgınlıklarımı, hatalarımı düzeltebilmek için kendimi bir adım da olsa ileriye götürebilmek. Yoksa bir günde söylediğim ya da yaptığımdan utanç duyduğum şeyleri toplasam rakamlara sığmaz”.

Mevlana’nın yolunda kapısı herkese açık, yeter ki gönül birliği olsun. Albümlerine Yıldız Tilbe, Özcan Deniz, Ceza gibi isimlerin girmesi de bundan. Eğer, insanlara ufak da olsa bu kapıdan ulaşmaları için bir “basamak” sağlayabilirse ne mutlu ona. Bunun için birkaç projesi var, imkânı olmayan ama gönülden ney üflemek isteyenlere ney göndermek bunlardan biri. “Hayatımızın merkezine o kadar kendimizi koyuyoruz ki, mutsuzluklarımızdan birinin sebebi de o. Kendini biraz kenara çekip inandığın şeyleri koyduğunda çok daha mutlu yaşıyorsun” diyor. Popüler kültürün içinde, inandığı müziğin erozyona uğrama tehlikesini görüp, bu bağlarla ilişkisini kesmesinin nedeni de bu.

Mercan Dede bugün dostlarının bile bilmediği dokuzdan fazla isimle çalışıyor. Bu durum biraz şizofrenik bulunsa da o mesajının marka içinde ezilmesini böyle önlüyor. Bazen isimlerinden biri güçlü bir çalışmayla ortaya çıksa da tanıtımı yapılmadığı, konserleri olmadığı için geri planda kalıyor. O yine de onların “kendi”nden daha uzun ömürlü olacağına inanıyor. Mercan Dede şu aralar aldığı eğitimin izinde resim yapıyor, altı yıldır üzerinde çalıştığı kitabını tamamlamaya uğraşıyor, ancak müzik hiçbir zaman bitmeyecek, yoksa nasıl nefes alabilir ki?

A+ A-

Okumadıklarınız

Bu kategoriye ait, henüz okumadığınız haberler listelenmektedir. Tümünü görüntülemek için tıklayınız.