Bilgi, her şeye nasıl dönüştü?

Alfabelerden iPhone'lara uzanan süreçte insanlar binlerce yıldır veri depolama deneyimini yaşıyor. Ancak modern çağda bilgi fiziksel dünyayı giderek kuşatıyor.
Yayınlanma tarihi: 16 Aralık 2011 Cuma, 07:58

Bilgiyi depolama, ya da bilgiyi olabildiğince küçük bir alana sığdırma sorunu en azından Çin harflerinin ortaya çıktığı 8000 yıl öncesinden beri teknolojik gelişmeyi devinime geçiriyor.

Gazeteci James Gleick The Information adlı yeni kitabında bilginin insan yaşamının “kanı, yakıtı ve can alıcı bir parçası” olduğunu öne sürüyor. Gleick günümüzün veri-sürümlü dünyasının kökenlerine inerek, düzensiz ritimleriyle Kongo ormanlarındaki insanların iletişim kurmalarını sağlayan gizemli Afrika tamtamlarını araştırıyor. Johann Sebastian Bach’ın 18. yüzyılda yaptığı “İyi Huylu Klavye” gibi besteleri çok farklı türlerde seslerin yakalandığı veri akımları olarak nitelendiriyor.

Çağı başlatan olay: BİT

Ne var ki, Gleick veri sağanağına tutulduğumuz çağı başlatan en önemli olayın matematikçi Claude Shannon’un 1948 yılında bilgi iletme birimi olarak bit kavramını ortaya atması olduğuna inanıyor.

Bell Laboratuvarı 1948’de minik bir elektronik yarıiletkenin, bir radyo lambasının tüm işlevlerini çok daha verimli bir biçimde yerine getirebilen “şaşırtıcı derecede basit bir aygıtın” bulunduğunu halka duyurdu. Söz konusu aygıt, yüz tanesi avuç içine sığabilecek ufaklıkta saydam bir şeritti. Bu aygıta bir ad vermek üzere bilim insanlarından oluşan heyet “transistör” sözcüğünde karar kıldı. Elektronik ve elektrikli iletişimde son derece önemli bir yer tutması beklenen aygıt beklentileri de aşarak teknoloji dünyasında küçülmenin ve her yerde olmanın yolunu açtı.

Ancak transistör o yılın ikinci derecede önemli buluşu oldu, çünkü yalnızca bir donanımdan ibaretti. Birkaç ay sonra “İletişimde Matematiksel Bir Kuram” başlığıyla sunulan buluş için de bit sözcüğü türetilmişti, ama bu kez isim babası kuramın 32 yaşındaki yazarı Claude Shannon idi.

Günümüzde bit artık temel bir ölçüm birimi. Peki ama neyin ölçümü? Shannon bu soruyu, sanki de ölçülebilir ya da sayılabilir bir şeymiş gibi, “bilgiyi ölçme birimi” diye yanıtlıyordu.

1949 yılında Shannon bilgi ölçümlerinin ana hatlarını kaleme aldığında ölçek onlarca bitten yüzler, binler, milyonlar, milyarlar ve trilyonlara uzandı. O sırada transistör bir yaşına basmıştı ve Moore yasası henüz ortaya atılmamıştı. Bitleri, doğal olarak, kilobitler izledi.

Moore yasası

Nihayetinde, mühendisler kısa yoldan bin doları belirtmek için “kilobuck” sözcüğünü de üretmişlerdi. 1960’larda bilgiyle ilintili her şeyin artık katlanarak büyüyeceği görüşünün benimsenmesiyle birlikte bilgi ölçümleri üssel ölçekte tırmanışa geçti.

Görüşü ortaya atan kimya öğrencisi Gordon Moore idi. Moore son derece alçakgönüllü bir yaklaşımla 1975 yılına gelindiğinde 65,000 transistörü tek bir silikon devre levhası üzerinde birleştirebileceğimizi, her yıl ya da iki yılda bir bunun ikiye katlanacağını düşünüyordu.

Kilobit iletim hızını belirtmek için kullanılabileceği gibi, depolama miktarını da belirtebilirdi. 1972 yılından itibaren işletmeler hızı saniyede 240 kilobite varan yüksek hızlı veri iletim hatlarını kiralamaya başladılar. Başı çeken IBM’in ardından mühendisler kısa bir süre sonra daha çağcıl ve biraz daha garip olan bayt birimini benimsediler. Bir kilobayt 8000 biti, hemen ardından gelen megabayt 8 milyon biti temsil etmekteydi.

Bunu giga- tera- peta- eksa-zetta ve yotta gibi Yunan dilinden türetilen önekler izledi. Üssel olarak tırmanan bu merdivende bilgi başka ölçütleri geride bıraktı. Örneğin, para ile ilgili deyimler bunlara kıyasla çok daha azdı. 1970’ler megabaytların onyılı olarak tarihe geçti. 1970 yazında IBM eskisine kıyasla çok daha güçlü belleğe sahip iki yeni bilgisayar modelini piyasaya sürdü. 155 modelinin bilgi depolama kapasitesi 768,000 bayt iken, daha büyük olan 165 modelinin kapasitesi bir megabayta eşitti.

36 bin dolardan 100 dolara

1982 yılına gelindiğinde Prime Bilgisayar şirketi tek bir devre levhasına sığdırılmış bir megabaytlık belleği 36,000 dolardan satışa sunuyordu. 1987’de Oxford İngilizce Sözlük’ün yayımcıları sözlüğün içeriğini sayısallaştırmaya başladıklarında boyutunun yaklaşık bir gigabayt olacağı yönünde bir kestirimde bulundular. Bir gigabayt aynı zamanda tüm insan genomunu da içine alıyordu. Bunların bin tanesi bir terabaytlık yer tutuyordu. Bu miktar Larry Page ile Sergey Brin’in 1998 yılında biraraya toparlamayı başardıkları disk bellek miktarıydı. Bugün bir terabayt tipik bir analog televizyon istasyonunun bir günde yayınladığı veri miktarına eşit.

2010 yılına gelindiğinde insanlar avuç içi büyüklüğündeki bir terabaytlık sabit disk sürücüsünü 100 dolara satın alabiliyorlardı.

Tren hızla ilerlerken, yolcuları kimi zaman bu hızın kendi geçmişlerini kısalttığı duygusuna kapıldılar. Bilgisayar mühendisi Jaron Lanier bu duyguyu, “Tohumunu toprağa atmak üzere eğildiğiniz anda ağacın karşınıza dikilivermesi ve ayağa kalkmanıza bile fırsat vermeyecek bir hızla tüm kenti yutması gibi bir şey” sözleriyle betimliyor.

Bulut ise daha bildik bir eğretileme. Tüm o bilgiler ve o bilgi kapasitesi- gözle pek görülmese ve elle tutulamasa da- yakınımızda duran ancak herhangi bir konumu olmayan, biçimden yoksun, görüngesel korkunç bir gerçek olarak üzerimize çöküyor.

İnsanlar yaşamlarını- en azından bilgiyle ilgili yaşamlarını buluta göre yönlendirmekten söz ediyorlar. Fotoğrafları bulutta biriktirebiliyorsunuz; Google işlerinizi bulutta yürütebileceği gibi, dünyadaki tüm kitapları da bulutun içine sığdırıyor; e-postalar bulut içinde gidip geliyorlar ve gerçekte bulutu asla terk etmiyorlar. Kapalı kapılar ardında, kilit altında gözden ırak tutulan özel yaşamla ilgili tüm geleneksel düşünceler bulutun içinde boca ediliyor.

Para, bulutun içinde yaşamını sürdürüyor; eski biçimler artık kimin neye sahip olduğu, kimin ne borcu olduğuyla ilgili bilgilerin işlevini yitirmiş simgeleri.

21. yüzyılda bunlar garip, hatta saçma tarihsel yanılgılar olarak görülecek: kırılgan gemilerde kıyıdan kıyıya taşınan, geleceği korsanların ve tanrı Poseidon’un elinde olan, külçe altınlar; devinim halindeki arabalardan (şimdi de arabanızın tarihi bulutun içinde) otoyol gişelerindeki kutulara atılan ve daha sonra kamyonla toplanıp taşınan madeni paralar; mürekkepli kalemle imzalanıp koçanlarından yırtılan kâğıt çekler; ağır gözenekli kağıda basılmış üzerleri damgalı, hologramlı uçak, tren, gösteri, ya da benzeri biletler; kısa bir süre sonra da her türlü nakit para. Dünya ekonomisinin tüm işleri bulutun içinde görülüyor.

Bunun fiziksel yönü de en az o denli bulutsu. Camları dumanlı ya da camsız, uzayıp giden koridorları, dizel jeneratörleri, soğutma kuleleri, havalandırma sistemleri ve alüminyum bacaları olan ruhsuz tuğla yapılar ve çelik kompleksler içindeki sunucu çiftlikleri giderek çoğalıyor. Bu saklı altyapı giderek andırdığı elektriksel altyapıyla ortaklaşa bir ilişki içinde büyüyor. Bilgi anahtarlayıcıları, denetim merkezleri ve alt istasyonlar var. Bunlar kümelenmiş ve dağılmışlar.

Beklentilerin tersine döndü

Tüm bunlar dişli takımını oluşturuyor; onları simgeleyen avatar ise bulut. İnsan eliyle üretilen ve tüketilen bilgi uçup giderdi bir zamanlar- işin kuralı buydu. Görüntüler, sesler, ezgiler, söylenen sözcükler eriyip yok olurdu. Taş, parşömen ve kâğıt üzerindeki imler özel durumdu. Sofokles’in izleyicileri oyunların yok olup gitmesinin üzücü olacağı gibi bir düşünceye kapılmazlar, yalnızca gösterinin tadını çıkarmaya bakarlardı.

Artık beklentiler tersine döndü. Her şey, en azından olanak dahilinde, kaydedilip korunabiliyor: müzikal gösterilerin her biri; dükkan, asansör, ya da sokakta yaşanan her bir suç olayı; en uzak kıyılardaki yanardağ ya da tsunamiler; internette oynanan tüm oyunların her bir hamlesi kaydediliyor.

Elde bir kamera olması sıra dışı değil, son derece doğal bir durum: 2010 yılında yaklaşık 500 milyar görüntü kaydedilirken, YouTube insanları günde bir milyarı aşan bir video yağmuruna tuttu. Bunların çoğu gelişigüzel ve düzensiz olsa da, olağanüstü örnekler de var.

Halen Microsoft Araştırma Bölümü’nde görevini sürdüren yetmişlerindeki bilgisayar öncüsü Gordon Bell, boynuna taktığı ve kendi deyişiyle yaşamının seyir defteri niteliğindeki “SenseCam” adlı kamera aracılığıyla yaşamının her anını, her sohbetini, ileti ve belgelerini kayda geçirmeye başladı. Bu iş nerede son bulacak? Sonu Kongre Kitaplığı olmasa gerek.

Sonuçta, evrenin ne kadar bilgi içerdiği sorusunu sormak son derece doğal ve hatta kaçınılmaz. Bu durum, “Hiç bir düşünce yok olmaz,” diyen Charles Babbage ve Edgar Allan Poe’nun bir sonucu. Matematiğini de Seth Lloyd yapıyor.

Kuvantum bilgisayarları kuramcı ve tasarımcısı olarak MIT’de görevli olan bu ay yüzlü, gözlüklü mühendis evrenin, salt var olmasıyla, bilgiyi kaydettiğine, zamanda evrilerek de bu bilgiyi işlediğine dikkat çekiyor.

İyi de, ne kadar bilgiyi? Bunu hesaplamak amacıyla Lloyd bu “bilgisayarın” çalışma hızını ve ne kadar süredir çalışmakta olduğunu göz önüne alıyor. Hız ve bellek alanıyla ilgili temel sınırların yanı sıra, ışık hızını ve Büyük Patlama’dan bu yana evrenin yaşını da dikkate alarak yaptığı hesaplamalar sonucunda Lloyd evrenin tarihi boyunca yaklaşık 10120 “işlem” gerçekleştirmiş olabileceğine dikkat çekiyor. “Evrendeki her bir parçacığın erkinlik derecesi düşünüldüğünde” bu şimdi 1090 gibi bir değeri içeriyor. Sayma işlemi daha da sürüyor.

Rita Urgan, Discover, 7 Ağustos 2011

A+ A-

Okumadıklarınız

Bu kategoriye ait, henüz okumadığınız haberler listelenmektedir. Tümünü görüntülemek için tıklayınız.