Son Haberler

İlk Romanından Bugüne Latife Tekin...

Latife Tekin, o da kucağında “ilk roman”, öyle çıkagelmişti öteki yazarlar gibi, çeyrek yüzyıl önce, Sevgili Arsız Ölüm’le (Adam, 1983; yeni basımı Everest). Sınava gireceklerin heyecanı, sıkıntısıyla, ter içindekilerin yürek yağlarının eriyişi, tedirginliğiyle kapıyı tıklatıp kimselerin ayırdına varmadığı bir süzülüşle yazın dünyamızın uğultulu evreninden içeri dalmış, ama adım atar atmaz bu evrene, dikkatleri üzerine çekmeyi başarmış, bu kendine özgülüğü sonuna dek sürdüreceğini ele veren bir kararlılık, duruşla da başını doğrultmuştu.
Yayınlanma tarihi: 25 Aralık 2008 Perşembe, 14:25

Gerçekten Sevgili Arsız Ölüm, söz konusu dönemde okur kitlelerinden yazarlara tüm yazın çevrelerinin dikkatlerini üzerine çekebildi. Latife Tekin ise, yazın dünyasından içeri adımını attığı o ilk günkü erdenliğini korudu hep. Aslında, sıradan bir tanıklığın aktarımı bağlamında alınabilecek bu ilk roman, ne oluyordu da sıradanlığı aşan bir yan sergiliyordu, bunca ilgi çekmeyi başarıyordu? Bütün giz, o güne dek kendisine danışılmamış, görüşü sorulmamış bir çocuğun, kendisinden istenilmediği halde tutup tanıklığa soyunması, üstelik bunu yaparken oyunlar kurarak, işe büyüler katarak, sonuçta bütün yaşadıklarını beklenmedik değişimlere uğratarak anlatmaya kalkmasındaydı kuşkusuz.Yirmili yaşlarının başındaki Latife Tekin, ilk romanını, tanıklığa kattığı yapısal değişimle kurarken büyük içtenlik yansıtıyordu aynı zamanda. Anlattıklarını değiştirirken onun, bunları kendi yaşanılırlıklarından kalkarak kurmaya giriştiği gözlenebiliyordu kolayca. İçtenlik, büyüyle karılıyor, çocukluğun tülsü saydamlığı, duruluğu yeniden biçimlendiriliyordu.Latife Tekin, romanlarında, içtenlik, duruluk esininden ödün vermedi hiçbir zaman. Tümü de Everest tarafından basılan Sevgili Arsız Ölüm, ötekiler, yani Berci Kristin Çöp Masalları (1984), Gece Dersleri (1986), Buzdan Kılıçlar (1989), Aşk İşaretleri (1995), Ormanda Ölüm Yokmuş (2001), Unutma Bahçesi (2005), Muinar (2006) bu kavrayışı yansıttı sürekli.Yazarın son üç yapıtı (Ormanda Ölüm Yokmuş, Unutma Bahçesi, Muinar) üzerine “Kitaplar Adası”nda durmuştum birkaç hafta önce. Bu kez Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm’le başlayıp 2000’lerde son romanlarına ulanan yazarlığının ilk evresine eğilelim birlikte…

Soyutlayımın haddesinden geçmek…

Latife Tekin, Sevgili Arsız Ölüm’de düz değiştirimden kalkarak soyutlayıma girişmişti. Yaşamsal bir olguyu, olayı, nesneyi, kişiyi, bunlar arasındaki ilişkiyi, oturduğu evrenden yalıtıp dönüştürüme gitmemekle birlikte yazınsal alanda yapılan ön soyutlayıma “değiştirim” diyebiliriz. Verimlenen romanların, kendilerini olay aktarmacılığından kurtarabilmek için, “düz” de olsa bu tür bir değiştirime gereksinim duyacağı, yapıtın ancak bundan sonra “roman” olarak karşımıza çıkacağı, bu çerçevede bütünlüğe kavuşacağı unutulmamalı. Roman yazınımızda yapıtların genel anlamda böyle bir değiştirime uğratıldığı söylenebilir. Ne var ki değiştirimin, yapıtlarda olgusal aktarımların kendisine, bunların sıralanışıyla aktarım biçimlerine yöneldiğini, ama bakış açısında herhangi değiştirim getirilmediğini söylemek abartı sayılmamalı! Öyleyse bizim romanlarımızda, değiştirimin genel anlamda kurguya bağlı olarak “düz” anlamda gerçekleştirdiği kabul edilebilir. Bu ise, bir anlatı sanatı bağlamında ilkel bir roman anlayışının ipucunu seriyor önümüze. Öyleyse romanımızın, en azından başlangıçta, düz değiştirimi pek aşamadığını da kabul etmek zorundayız. Bir tarih vermek gerekirse 1950’lerde şiirde, öyküde, tiyatroda ortaya çıkan büyük atılıma dek, üstelik Halit Ziya, Mehmet Rauf, Yakup Kadri, Sabahattin Ali, Ahmet Hamdi, Orhan Kemal, Kemal Bilbaşar, Yusuf Atılgan, Yaşar Kemal vb. bu kavrayışı alabildiğine sarsıp silkelemiş bir yazıncılar kuşağına karşın roman yazınımız ancak düz değiştirim doğrultusunda yol almış olsa gerek. 1950’lerde tanıklığını yaptığımız düz değiştirimden karmaşık soyutlayıma yönelik adımlarda etkileri uzak serpintiler halinde halkalananlar arasında oyunlarıyla Oktay Rifat, Melih Cevdet, Sabahattin Kudret vb., romanlarıyla Leylâ Erbil, Tahsin Yücel, Erdal Öz, Ferit Edgü, Demir Özlü vb. adlar anılabilir. Bu temel yapının üzerine 1960’larda, 1970’lerle önemli adımlar atıldığı da öngörülebilir. İşte 1980’lerin hemen başlarında Latife Tekin’in de, Sevgili Arsız Ölüm’le yaptığı atakla anılan adlar arasına katıldığı öngörülebilir… Buna sonradan azımsanmayacak sayıda bir yazar grubunun eklendiği de söylenebilir bu arada. Şu kadarcık bir özet bile, yaşamsal gerçekliği roman evrenine aktarmanın ne ölçüde “zor” olduğunu, sonuçta yazınsal gerçekçiliğin, romanımızın ayaklarını yere mıhlayan bukağıya dönüştüğünü göstermeye yetiyor.

Romanda çelik kiriş: Dönüştürüm…

Latife Tekin, ikinci romanı Berci Kristin Çöp Masalları ile dönüştürüm yolundaki kararlılığını ortaya koyarken aynı zamanda roman alanında kat edeceği yolu nasıl biçimlendireceğine değgin ipuçları sergilemiş oldu bizim için.Roman, ondaki gelişimin yönü konusunda, bundaki şaşmazlık üzerine, üstelik yirmi beş yıl öncesinden açık bir belgeye dönüşmüştü gerçekten. Çünkü Tekin, betonarme romandaki çelik kolonları bulgulamakla kalmamış, bu konuda alışılageldik, bildik, görece orta malı sayılabilecek hesaplamaları bir yana bırakarak bunlarla oyunlar kurmaya girişmişti âdeta. Latife Tekin, yazında gerçekliğin ya da gerçekçi tutumun olgusal yaşamın çözünürlüğünün yazınsal ortama aktarılabilmesiyle yani yaşananın kotlarıyla değil ancak bunun soyutlanışıyla elde edilecek farklı kotlarla oluşturulabileceğini görmüştü.Gece Dersleri, Buzdan Kılıçlar, Aşk İşaretleri, Latife Tekin’in biraz da farklı yönsemelerle, arayışlarla, kazılarla sürdürdüğü romanları bağlamında alınabilir bana göre. Nitekim bu üç yapıtta yüksek düzeyli soyutlayımdan dönüştürümlere geçildiği belirgin olarak görülebiliyor. Gece Dersleri, Gülfidan’ın kadın öyküsünü, insan-emek öyküsü olarak yansıtan yazarın yaklaşımına, solculuğa kilitlenmiş insanların yaşayabileceği kilit altı duyguların insanı nasıl da sersemlettiğine tanıklık yaptığımız bir roman. Kendimize, birbirimize masalın, söylencenin, büyünün içinden değil, kendi saflığımızla bakmanın üst dili. Latife Tekin, yoksuldan yana bir yazar. Buzdan Kılıçlar’da, Berci Kristin Çöp Masalları’nı anıştıran yaklaşımla onlardaki edilgin kitleselliğin derinliğine yöneliyor bir kez daha. Metin Kaçan’ın Ağır Roman’ı da (1990) anımsanabilir burada. Latife Tekin’in çizgi bant kahramanlarına benzeyen, “buzdan kılıçlar”ıyla “korkak, cesur, cahil, hâkim” bir avuç “pılık pırtık” insandan oluşan mahalleliler, Halilhan Sunteriler, onun “bilge” arkadaşı Gori, ötekiler, bütün bunları bağrında toplamış “uzak bir uyduya benzeyen mahalle” (8) romana bir kara anlatı havası da sızdırıyor aynı zamanda… Derken önümüzü bir başka roman kesiyor: Aşk İşaretleri. Yine bir grup insan, mahallenin erken öten horozu olarak Nezir’in peşine takılmış, onun tarafından “zapt edilmiş” “hırpani kılıklı” üç beş entelektüel belki de… Nitekim yazarın öteki roman kişileri gibi Nezir de yazınımızın kalıcı kahramanlarından olmaya aday. Biraz nihilist, biraz kinik, eh biraz da şeytan. Bu, kendine özgü “esrarlı” bir hava gerektiriyor kuşkusuz. Son üç yapıtı ise Latife Tekin’in 2000’lerdeki açılımının tanıklığını yaptığımız şimdilik son roman örnekleri… İnsanoğlunun yaşadığı çağcıl tragedik yazgı, kuşkusuz bütün yazarlar için iştah açıcı bir izlek. Ancak yazarlarımız, bunu kendi iç acılarına dönüştürürken ayırdına varmadan arabesk tutum sergileyebiliyor sıkça görüldüğü üzere… Oysa Latife Tekin’in yazar olarak romanlarında yansıttığı yapı, hiçbir zaman böylesi arabeske kaymıyor, temeldeki saltık özünü yitirmiyor. Romanlar bu açıdan da önem taşıyor bana göre.Bilmiyoruz yazar, bundan sonra romanda nerelere uzanacak, roman dağarını ne yönde genişletip derinleştirecek ya da daraltıp inceltecek, renkleriyle, ses verileriyle nasıl oynayacak, ne türde roman evrenleri kurup buralara yeni kahramanlar olarak kimleri yerleştirip bize armağan edecek… Ama şimdiye dek bildiklerimiz, bizi çok heyecanlı bir yolculuğun bekleyeceğini ortaya koyuyor.

Büyülü dilden büyü diline…

Dönüştürüme, romanların dilini de ekliyor yazar. Sürekli karşımıza çıkan büyü nesnesini bir büyü diline çevirmek bu yalnızca. Başarıyı bütünleyen yolda son tamamlayıcı.Latife Tekin’in romanlarındaki dil, elbette soyutlayımda dikkati çekiyor ilk önce, sonra buna bir söylence, masal dili içiriyor bir anda yazar. Bütün bunları büyülü bir çekicilikle sunarken, bizi de peşine takmakta gecikmiyor okur olarak. Her kezinde sözcüklerle birer şato dikiyor romanlarında, dağların doruğuna. En azından bir bölümünde kullanmalık dil, devşirme sözcük kullandığını ele veren bir yaklaşım sergilediği halde, yine de diktiği her şatoyu, kendine özgü kılan, kullanmalık dili, devşirme sözcüklerin, imlerin tümünü türdeşleştirip yapıtları içinde bunları kaynaştıran bir yazar Latife Tekin.Onun romanlarını okurken, rüzgârda savrulan boş konserve kutusu gibi tıngırdayıp gitmiyorsunuz; yazarın kurduğu evrenlerin, yarattığı karakterlerin, yapılandırdığı durumların ardına takılsanız da sorgulayıcı yanınızla, alımlamaya dönük etkinliğinizle katılıyorsunuz okuma edimine.Latife Tekin’in büyük yazar oluşu, şuradan da belli ki, kimi öteki yazarların kendilerini kaptırdığı ucu bucağı olmayan saltık biçemci bir tutuma, yazarlığı körelten şairaneliğe belki şöyle parmağının ucuyla bulaşıyor, ama uzaklaşıyor hemen oradan.Belirgin dramatik bütünlük yansıtan yapıtlar, bir başlangıçtan ötedeki sonuca doğru evrilerek süreçsel bağlamda diyalektik dolantısını tamamlayıp kendi evreni içinde “son”a ya da yeni bir “başlangıç”a ulaşan, ama asla başladığı yere yeniden dönmeyen romanlar olarak kendini koyuyor sürekli…Söylenlerden kalkarak bir masal anlatıyor sanki bize yazar; üstelik büyülü bir dil bu. Ama okurken bunları, bambaşka anlam öbeklerine varıyoruz gide gide. Öyleyse ötekilere oranla enikonu “başka”laşmış bir yazarla karşı karşıya olduğumuz ortada. Onu kendi beğenimiz yönünde kışkırtmaya kalkmadan, tersine kendimizi ona teslim ederek girmek zorundayız Latife Tekin romanlarına…Ben, kendi payıma Latife Tekin’in romanlarından Türkçe söylenmiş bir Camus, bir Sartre tadı aldığımı da belirteyim. Duruşu, bakışı, dünya görüşü bağlamında yerini koruyan, varoluşu, estetize edilmiş sorunsal boyutunda roman evreninde bunca sorgulama başarısı gösteren kaç yazarımız var bilmiyorum ama Latife Tekin bunların ilk sıralarında yer alıyor…Bize düşen görev, yazın bahçemizde boy gösteren bu romancıları endemik tür olarak korumak, geleceğe aktarmak… Evet romandasınız, ama Latife Tekin romanı bu… Arada bir dönüp onu okumaya gereksinim duyacağımız göz ardı edilmemeli o halde! Ne mutlu bize ki, bizim de kendilerine gereksinim duyacağımız böyle yazarlarımız var!“Yeni” bir yıla girebilmek belki çok kolay, ama “yeni” bir roman verimleyebilmek ne zor oysa! Yeni yıllarınız, yeni romanlarınız “bol” olsun efendim!

A+ A-
Cumhuriyet İMECESİ