Kapat

Son Haberler

A+ A-

Medya Tarihçiliği!

Yayınlanma tarihi: 1 Şubat 2009 Pazar, 06:35

Mesleğim yağmalanıyor, meslektaşlarım yağmalanıyor, ben yağmalanıyorum. Türk tarihi, Türkiye tarihi, İslam tarihi yağmalanıyor; Osmanlı özlemi uğruna, yüzyıllar öncesine dönebilmek uğruna -tarihçiliğin benimsemediği yakıştırma ve post-modernizm’in alacakaranlığında üretilen belirsizlikler zerkiyle oluşturulan beklentiler peşinde- tarih yağmalanıyor. Cumhuriyet süreci yok sayılmaya çalışılıyor adeta; kimi zaman nefret tohumlarıyla beslenip bir devrim silinip atılmak isteniyor.

Tarih belgesel sinemada uçuşuyor, te- levizyon sohbetlerinde duman oluyor, gazete köşelerinde dogmalaştırılıyor, politikacının eğirip bükmesiyle çığırından çıkartılıyor. Bir bilim, bir o kadar da edebiyat dalı olan tarihin, artan sayılarını bilemediğim kişi ve kuruluşlarca bu denli sorumsuzlaştırıldığına, politikacılar ve medya mensupları tarafından ve onlara taşeronluk yapan güya ilahiyat ve bilim saçan kimi akademisyenlerce bu kadar bayağılaştırıldığına, ideolojik kullanım yolunda bu derece saptırıldığına tanık olmadım şimdiye kadar; bu denli şaşırmadım 50 yıla dayanan tarihçilik deneyimlerimle.

Yetersizlik

Milli Eğitim Bakanlığı’nın süregelen yetersizliği, ideolojik ve politik önyargıları, birçok üniversitenin sürükleyip getirdiği tutuculuğu çok iyi bildiğim halde ve bu kurumların yaklaşımlarına karşı gösterilen -benim de içinde bulunduğum- tepkilerin güzel meyvelerini toplamayı umutla beklediğim şu yıllarda; bu ciddi, zevkli, düşündürücü, nerelerden geldiğimizi ve bulunduğumuz ortamı belirlemeye çalışan ancak bir o kadar da içi barut ve nefretle doldurulan bir bilgi dalının, sanatın, felsefenin, toplumsal bilimin delik deşik edildiğini üzüntüyle izliyorum. Ele alınan konuları tarafsız irdelemeye çalışan, akademik sorumluluğun gereklerini yerine getirmeye uğraşan ve tabii ki meraklı vatandaşın anlayabileceği düzeye inebilen bazı -çok sınırlı- yayın ve programların varlığı sıkılan canımı yatıştırmaya, mesleğime indirilen darbeleri savmaya yetmiyor. Doğrusu, 1950’li yıllarda öğrenciyken ve 1960’lı yıllarda araştırmalara koyulduğum ve tarihçilikte olgunlaşmaya başladığımı sandığım zamanlarda, bana belletilen ve adına tarih dedikleri olay ve olguların kendi başlarına, dayanaktan yoksun ve “biz” etiketli anlatımlarla yansıtıldığı günlerde, isyankâr duygularım yeşeriyordu. “Tarihçiler”in kendi dünyaları dışına çıkmadan, çoğu zaman tek taraflı hazırlanmış belge ve kitapların tutsaklığında, üstelik “akademik haysiyet” adına birbirleriyle yarıştıkları günlerden sıyrılmaları hiç de kolay olacağa benzemiyordu. Ancak başka girişimlerle, özellikle siyaset, iktisat ve sosyoloji alanlarında uğraş verenlerin böyle bir bilgi dalından yararlanmalarının artık kaçınılmaz olduğunu anlamalarıyla ve tarih dalına dalmalarıyla geleneksel tarihin tılsımı da bozuluyordu. Tılsımın bozulması beni (klasik diyebileceğim tarzda yetişen birini) hiç rahatsız etmiyordu; tam tersine gelişmeleri memnunlukla izliyordum. Eylül 1980 darbesinin eğitim ve öğretimde, Türk Tarih Kurumu’nun işlevinde, yetkilerinin uzandığı yerlerde tarih üstüne indirilen darbeye karşın, özellikle kitapçılarda görünmeye başlayan çevirilerin de işaret ettiği üzere, tarih araştırması ve öğretiminde açılan ufukların müjdesini alır gibiydim aynı zamanda. Bir yandan da, liseler için hazırlanmış tarih kitaplarının verdiği rahatsızlıkları ve üniversite dünyasında yaşanılan inzivayı bir parçacık giderebilme yolundaki katkılarımla avunmaya çalışıyordum. Lakin tarihçiliğimizin istenilen düzeyi yakalaması, kurumsallaşması, özgürlüğü tadabilmesi hiç de kolay görünmüyordu. Andığım bu süreç ve onu izleyen yıllar için düşüncelerini yansıtmış olan Tahsin Yücel’in şu birkaç tümcesiyle yetinmek istiyorum:

Son yıllarda resmi tarihe karşı çıkalım derken, ilginç tarih anlayışları geliştirdik. Kimi yazarlarımız, tarihi bir süreç, iyi ya da kötü yönde bir gelişim değil de bir değişmezlik, sonsuz bir duruş, duruşun kendisini de insanın ve toplumun doğal koşulu olarak algılıyor, böylece her türlü değişimi tarihten kopma olarak değerlendiriyor. Tarihten kopma dedikleri şeyi de yüz kızartıcı bir çürüme gibi yapıp çıkıyorlar. Tarihsel gelişimi tümden yadsımadıkları zaman da yapay ve tutarsız bir gelişim çıkarıyorlar karşımıza. Bunun sonucu olarak herkes kendince bir köken, kendince bir doruk, kendince bir süreklilik öneriyor. Örneğin birinciler arasında, kendisi de sizinkinden pek farklı bir dil kullanmamakla birlikte, Kanuni Sultan Süleyman döneminin saray diliyle konuşup yazmamayı kuşaklar arasındaki kopukluğu derinleştirme, dolayısıyla ulusu değişmez iççağrısından saptırma gibi görenler var. Bir tansık gerçekleşse de o dil geri gelse, her birimiz başımıza bir kavuk, sırtımıza bir kaftan geçirsek, cümle küffar önümüzde diz çökecek. İkinciler arasında, kendini Kanuni Süleyman’ın, II.Abdülhamit’in, Turgut Özal’ın kalıtçısı ve sürdürücüsü sayıp da 29 Ekim 1923’ü ve sonuçlarını Türk toplumunun yaşamında bir karabasan olarak niteleyenler var. (1)

2008’in görüntüleri

Şu sıralarda, 2009’un bu erken günlerinde, gerek görsel gerekse yazılı ve sözlü tarih ve tarihçilik yansımalarını okudukça ve gördükçe, mesleğimin güya güncel beklentilere uygun cevaplar verebilen, çoğu Türkiye’nin dışından gelen “masum tavsiyeler”e(!) yönetici ve egemen güçlerin -saltanatları uğruna- bodoslama ve koşulsuz “ubudiyet”leriyle/kulluklarıyla dalan davranışların ortalığı dolduruvermiş olmalarını üzüntüyle izliyorum. Kimi üniversitelerin açmaya çalıştıkları ufuklar, tarih eğitim ve öğretiminde ülkede ve dünyada yakalanan yeni yaklaşımlar hiç işe yaramamış/yaramıyor sanki; tarih, ağababaların buyruklarına dayalı medya ve kimi iletişim araçlarının açtıkları kuyulara düşen, politikacıların kendilerini dayandırmak istedikleri masallara takılan bir yağmalama alanı oluvermiş. Futbol muhabbetiyle, incelikten uzak çalgı/ses gürültüsüyle, ilahiyatçı tavsiyeleri eşliğinde kısa yoldan gönül fethetmeyle “reyting” peşine düşen hatun sohbetleriyle, sadece şükretmesini öğreten dinsel politikalarla, tabanca parıltısıyla göz alan dizilerle, tüm bunların içine serpiştirilen tarih bilgiçliğiyle doldurulmuş televizyon yayınları. Ciddi gibi görünen, bazıları biraz cesurca davranarak eleştiri yöneltmeye çalışan iletişim araçlarının günden güne azalan kısık sesleri karşısında sayıları hızla artan ve iktidar borazanlığı yapan, futbolla yatıp futbolla kalkan, hurafe saçan kimi gazeteci ve televizyoncu tavırları esir alıvermiş aş, iş, ekmek peşindeki halkı. Bu halkın, bu çoğunluğun tarihi tutsak oluvermiş politik, medyatik, tutucu ve elit beklentilerin kısa gün ticaretleri için; Osmanlı hanedanında yer almış son padişahların çoluk çocukları (evlâdü- iyal’leri) için.

İster bir belgesel filmde Mustafa Kemal Atatürk’ü “Mustafa” kıskacında yansıtmaya çalışan medyatik bir girişim, ister 1915 olaylarını konu ederek -ancak akademik tarihçiliğin nerelere ulaştığı ve ne tür veriler sunduğu hiç önemsenmeden- Ermeniler için özür dilekçesi hazırlayan bir teşebbüs; isterse -biraz daha gerilere giderek verebileceğim bir örnekle- Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne yöneltilen dilekçeyle, güya “tarihle barışma çağrısı” yaparak -tarihçiliğin çalışma alanına karışarak- Atatürk’e İzmir’de yapılmak istenen suikast yüzünden cezalandırılanların aklanmasına ilişkin 1994 yılında TBMM kararı çıkartma isteği: Karışanı, bileni(!), öğreteni pek bol olan, politik ve ideolojik spekülasyona bulaştırıldığında nerelere varacağı, nasıl çağrılar yapacağı belirsizleşen böyle bir bilgi dalı ile karşı karşıyayız. Onun kullanılabilir veri haline gelinceye kadar, başka bir deyişle, toprak ya da deniz altından çıkartılan eşyanın, arşivlerde yıllanmış belgelerin, şifrelerde saklı kalmış bilgilerin ne denli uzmanlık gerektirdiği hususu pek ilgilendirmez olmuş hazır lokma çiğnemek isteyenleri; hazır lokmalara dayanan medya, politikacı ya da bir örgüt de iletmek istediği mesajları yakaladığında (veya öyle yaptığını sandığında), umursamaz geride kalan karmaşık dünyayı.

Tarih, böylece, patlatılmaya hazır bomba haline getirilir. Onu bombalayanları da içine alacağı, onları da irdeleyeceği pek düşünülmez, unutuluverir. (2)

(1) Tahsin Yücel, “Tarih ve Toplum”, Türk Aydını ve Kimlik Sorunu (hazırlayan: S. Şen), İstanbul: Bağlam Yayınları, 1995, s.6. (2) Salih Özbaran, Osmanlı’yı Özlemek ya da Tarihçilik Tasarlamak, Ankara: İmge Yayınları, 2007.(Salih ÖZBARAN Emekli Tarih Profesörü)

Cumhuriyet İMECESİ

En Çok...

okunanlar

yorumlananlar

beğenilenler