'Sorun olmayan sıfır komşu'/1

Prof. Ayman "Kendi halkının güvenliği pahasına atılan adımların destek bulacağını düşünmek büyük bir hayalcilik. Biz halen Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşlarıyız. Sünni Müslüman halkların oluşturmaları umulan ılımlı İslami hükümetlerinin oluşturduğu bir konfederasyonun değil" diyor.
Yayınlanma tarihi: 8 Ağustos 2013 Perşembe, 11:44

İstanbul Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. S. Gülden Ayman, komşularla sıfır sorun politikasının bir zamanlar yaratmış olduğu yüksek beklentinin tam aksine karamsarlığın giderek arttığını söylüyor. Sıfır sorunun bugün geldiği noktayı Cumhuriyet’e değerlendiren Ayman, “Osmanlı’ya referans” duygusallığının zaafa dönüştüğünü vurguluyor.

- AKP hükümeti dış ilişkilerini sıfır sorun politikası üzerine kurmuştu. Sıfır sorun derken bol sorunlu bir dış politikamız oldu gibi. Sınır komşularımız, ABD ve AB ile ilişkilerimizin bugün geldiği noktayı başlık başlık değerlendirir misiniz?

Komşularla sıfır sorun politikası ilk bakışta Avrupa Birliği’nin kuruluşuna giden yolda ortak bir pazarın oluşturulması için atılan adımları çağrıştırıyordu. Türkiye’nin özellikle de Ortadoğulu komşularıyla ilişkileri geliştirmesinin kendisine getireceği faydaların farkına varması ve bu potansiyeli kullanmaya başlaması aslında olması gereken ve özlenen bir şeydi. Türkiye’nin bölge ülkeleriyle ilişkilerde işbirliğini cesaretlendirecek yeni bir dil yaratması da fevkalade önemli bir aşamaydı. Ancak sizin de vurguladığınız gibi bugün bu süreç tıkanmış gözüküyor ve komşularla sıfır sorun politikasının bir zamanlar yaratmış olduğu yüksek beklentinin tam aksine karamsarlığımız giderek artıyor. Bunun nedenlerine geçmeden önce Türkiye örneğini Avrupa Birliği gibi bir örnekten ayıran özelliklerin altını çizelim. Türkiye ile Ortadoğulu komşuları arasında gerçekleşen çok yönlü işbirliği adımlarının gerisinde de birbirleriyle örtüşen birtakım çıkarlar ve kaygılar vardı ama bunlar hepsini her daim birleştirecek ortak bir platform yaratmaktan hayli uzaktı. Üstelik bu ülkelerin Türkiye ile işbirliğine girmelerinin gerisindeki nedenlerin Türkiye’nin motivasyonlarıyla benzeştiğini söylemek de mümkün değil.

Benzeyenler, karşı olanlar

- Ankara Mısır’a çok yatırım yaptı. Müslüman Kardeşler için model ülke iddiası vardı, son yaşananlardan sonra model ülke iddiası çöktü mü?

Arap dünyasındaki ayaklanmalar sürecinde Türkiye’de bir taraftan kazanımlarını koruma endişesi hâkim olurken bir taraftan da bu süreci büyük bir fırsata dönüştürebileceği yolunda bir algı hâkim oldu. Aslında geçmişte “Türkiye’ye yönelik bir güvenlik sorunu yaşanmadığı ölçüde bölgeden uzak durma” eğiliminin gerisinde nasıl bir duygusallık varsa bölgeyi Osmanlı’ya referans vererek tahayyül etmenin gerisinde de yoğun bir duygusallık vardı ve bu duygusallık Arap dünyasının çok ciddi çalkantılar geçirdiği bir dönemde gözle görülür bir zaafa dönüştü. Mevcut sınırlarla kimlik algısının birbiriyle örtüşmemesi Arap ayaklanmaları öncesinde önemli bir sorun olarak kendisini göstermiyordu. Türk hükümetinin “kendisine benzeyenlerle” “onlara karşı olanlar” arasında yaşanan bir kavga olarak algıladığı gelişmeler bölgesinde oynayabileceği rolleri de akamete uğrattı.

“Komşularla sıfır sorun” derken bir bakıma komşuluğun unutulduğu, dış politikanın iç politikanın içine hapsolduğu bir noktaya gelindi. Oysa, iyi komşuluk komşumuzdaki kavgaya karışmak değil kavgayı sonlandırmak, en azından dozunu azaltmak için yapmamız gerekenleri düşünmekten geçiyor. Kuşkusuz darbeye de taraf olunamaz. Ama bu süreçte diplomatik temasları zorlaştıracak, Türkiye’nin çıkarlarına zarar verecek adımlardan da uzak durulmasının kritik bir önem taşıdığı ortada.

Aşırı özgüvenle gölgelenen mantık

- Esad ailesiyle yakın pozlar verildi, sonra Davutoğlu’nun “Beşşar” diye başlayan çıkışlarını duyduk. Bugün Türkiye’nin Suriye sınırı son derece karışık. Suriye’de köktendinci örgütleri de bir dönem destekleyen, ÖSO’ya kucak açan Ankara, mezhepçi politika mı izledi? Suriye’deki savaşı/ mezhep çatışmasını Türkiye’ye ithal mi ettik?
- Türkiye Esad’ı iknaya belki gerçekten uğraştı ancak bir sonuç alamayınca Libya’daki durumun bir benzerinin burada tekrarlanacağından korktu. Yani bölge dışı aktörlerin müdahalesinin kendi çıkarlarına aykırı durumlar yaratacağından, oyun dışı kalma ihtimalinden kaygı duydu. Aslına bakarsak sadece AKP’nin değil genelde hükümetlerin dış politikada çoğunlukla bir önceki olaylardan çıkarılan dersler ışığında hareket ettiklerini görüyoruz. Ancak Suriye bir Libya değildi, aşırı özgüvenle gölgelenen bir mantığın, hırslı ve telaşlı türden proaktif bir dış politikanın bizi nereye götürdüğü bugün ortada. Bir hükümetin önceliği her zaman önce kendi halkı olmalı. Kendi halkının güvenliği pahasına atılan adımların destek bulacağını düşünmek de büyük bir hayalcilik. Biz halen Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşlarıyız. Sünni Müslüman halkların oluşturmaları umulan ılımlı İslami hükümetlerinin oluşturduğu bir konfederasyonun değil.

İç politikayla dış politika hiç bu kadar iç içe geçmemiş, Türkiye dış politika konusunda hiçbir zaman bu kadar bölünmemişti. Türk hükümetinin Ortadoğu’ya bakışı sanki kendisi sorunlardan tamamen muaf bir ülke havasında. Geçmişte adeta “belaya bulaşmayayım” diye ihmal edilen Ortadoğu bu kez de “bizim oyun sahamız” gibi algılanma eğiliminde. Ortadoğu uzun süredir bölge dışı aktörlerin at oynattığı bir alan, sadece Türkiye’nin tutumu değişti diye dengeleri tamamen değiştirebileceğimizi ummak hiç de gerçekçi gözükmüyor. Kendimize her ne kadar “oyun kurucu” rolünü yakıştırsak da Türkiye de her an üzerinde oyunlar oynanmaya çalışılan bir ülke konumuna gelebilir.

Tepeden inme anlayışı

* Son olarak ABD ve AB ile ilişkilerde de Gezi’yle birlikte su yüzüne çıkan bir sürtüşme yaşanıyor. Egemen Bağış’ın çıkışlarına Almanya’nın ciddi tepkisi oldu. Obama, Erdoğan’ı Doğu usulü ağırladı ama beklentilerine karşılık gelecek ifadeler kullanmadı....

- Türkiye’nin “komşularla sıfır sorun politikasıyla” hayata geçirmeye çalıştığı “işlevselci modeli” Avrupa bütünleşmesi örneğinden ayıran çok önemli bir husus da Türkiye’nin işbirliği yaptığı bu ülkelerin rejimlerin farklılığıydı. Denebilir ki, sadece Türkiye değil belki hiç kimse Ortadoğu’da otoriter rejimlerin bu denli hızlı yıkılacağını hesaba katmamıştı. Ancak sonuçta ortaya çıkan belirsizlik, kargaşa ve şiddet ortamının Türkiye’nin çizdiği “farklılıkları içinde barındıran, hoşgörülü, uzlaştırıcı” bir ülke imajını gerçek anlamda teste tabi tuttuğu da bir gerçek. Dış politika bir yana çizilen bu imajın asıl ülke içinden beslenmesi, güçlendirilmesi gerek. Türkiye ile Mısır birçok açıdan hiç benzememesine karşın her ikisinde de yönetimlere yönelik protesto ve eleştiriler “dışlayıcılık” ve “toplumu tepeden inmeci tarzda dönüştürme” girişimlerine yönelik. Sorunun adını koymayıp dış güçleri suçlamak kolaycı bir yaklaşım ancak çok daha vahimi tutum değişikliğine gitmeme konusunda bir ısrar.

Asgari düzeyde güven

* İran’la ilişkiler şu an rölantide ancak bir güven ilişkisi yok.

- Rölantide yani bozulan ilişkilere rağmen her iki taraf da bu ilişkileri belli bir düzeyde iyi götürmek ihtiyacında. Ne var ki ABD’nin Irak’tan çekilmesi sonrasında ve Suriye’deki iç savaş nedeniyle bu ilişkilerin yeniden tanımlanması gündeme geldi. ABD’nin Irak’ta yarattığı boşluk sonucunda bu iki ülke açısından yeni bir mücadele sahası açılmış gibi gözüküyor. Türkiye-İran ilişkilerine gelince belki de ünlü sosyal psikoloji Profesörü Herbert Kelman’ın yaptığı “asgari düzeyde güvenin” varlığından söz etmek mümkün. İran PYD’nin Türkiye açısından yarattığı sıkıntının onu yine İran ile yakınlaştırdığını düşünüyor. Türkiye de İran’ı zorlayan koşulların farkında.

A+ A-

Okumadıklarınız

Bu kategoriye ait, henüz okumadığınız haberler listelenmektedir. Tümünü görüntülemek için tıklayınız.